Varlık dergisinde bu ay “Medya Notları”nda Nilgün Tutal “IŞİD İnfazlarını İzlerken: Medya ve Yalan Rüzgârı” başlıklı yazısında iletişim ve ticaret tanrısı Hermes’in niteliklerinden yola çıkarak küresel şiddet, küresel iletişim ve küresel ticaret çağının aşkınlıktan yoksun bir çağ olduğunun altını çiziyor. Aşkınlığın yok oluşunda yeni iletişim teknolojilerinin payının yadsınamaz olduğunu ileri sürerek, olguların hangi medyatik süreçlerden geçerek imge-olaylara dönüştüğünü, Eylül ayının önemli bulduğu üç imgesini çözümleyerek göstermeye çalışıyor: Van Milletvekili Aysel Tuğluk’un Suruç’ta Türk güvenlik güçlerini taşlaması; Suruç sınırında konuşlanan Türk Silahlı Güçleri’nin medyada olaylara uzaktan tanıklık etmesine rağmen sanki müdahale ediyormuş gibi gösterilmesi; Star gazetesinde Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda yaptığı konuşmanın boş değil de dolu bir salona yapılmış bir konuşma olarak sunulması. Gazetecilerin bir şekilde imge-olaya dönüştürdüğü olguların temsil düzeninden böylesi kritik anlarda gerçeklik düzenine işaret eder hale nasıl geldiğini düşünmeye; iletişim tekniğinin ve stratejisinin kolay erişilebildiği bir çağda, politik iktidarın medyada niye yalan rüzgârı esintisi yarattığını anlamaya çalışıyor.

Korkmaz Alemdar “Ortadoğu Yangınına Medya Desteği?” sorusunu merkeze aldığı yazısında Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi olmaya çalışmasının tarihsel olarak Türk dış politikasının kaçındığı bir tuzağa düşmek olduğunun altını çizmektedir. Uygarlığın beşiği Ortadoğu’nun tarihsel olarak Batı’nın yağmaladığı bir coğrafya olduğunu hatırlatarak, uygarlık simgesi olduğu zamanlarda bu coğrafyada haberci ile politik iktidar arasındaki ilişkinin çağımızda benzerini Batı’da gördüğümüzle aynı olduğunu belirtirken, Star gazetesinin fotomontaj vakasının, içinde bulunduğumuz coğrafyanın ve kültürün bilgisinin/bilginliğinin yitirilmiş olmasıyla bağlantılı olduğunu ileri sürüp eklemektedir: “Star yayınlandığı toprakların geçmişini bilse ve bu geçmişe saygı gösterseydi, New York’ta olmayan, Birleşmiş Milletler’i belki hiçbir zaman görmeyecek okurlarının gözü kulağı olur, onlara gerçekleri söylerdi. Çünkü Ortadoğu uygarlığın beşiği olduğu gibi iletişimin de kaçınılmaz olarak geliştiği bölge olmuştur. Ve bu bölgede haberciler, medya çağı söz konusu değilken bile, kralın gözleri olarak kabul edilirdi”.

Aydın Çam “Bir Yanlışlık Anı” başlıklı yazısında Türkiye’nin tüketim toplumuyla görece geç tanışmışlığı yüzünden Batı’yla arasında açılan mesafeyi hızla kapatırken, Batı’yla eşzamanlı olarak gösteri toplumunun şatafatında debelendiğinin altını çizmektedir. Tanrısı Hermes olan ticaret ve iletişim çağının temel düsturunun gösteri olduğunu söylemişti Fransız sitüasyonist Guy Debord. 1970’lere doğru yazdığı manifestolar kitabı Gösteri Toplumu’nda insanın diğer insanlar gözündeki değerinin görünüşten/imajdan geçtiğini; kim olunduğunun değil neye sahip olunduğunun insanın “değerini” belirlediğini, meta ile insan arasındaki farkın da böylece ortadan kalkıp, dolaşımdaki bir imge etkisine dönüştüğünü ileri sürmüştü. Aydın Çam, Guy Debord’un gösteri toplumu kehanetinin Türkiye’de aldığı biçimleri bir yandan politik iktidarın gerçek ve yalanla ilişkisi açısından; öte yandan Balkanlardan Ortadoğu’ya ihraç edilen Türk televizyon dizilerindeki erkek figürlerinin uluslararası sahnede Türkiye imajına katkısı ve bu imajların sahiplerinin politik erkle ilişkisinin niteliği açısından ele almaktadır. Kurgusal varlıklar olan Polat Alemdar, Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman Debord’un gösteri toplumunda ileri sürdüğü imajın egemenliği argümanını destekler nitelikte “iktidar-ünlü işbirliğinin gündelik hayata nüfuz eden” simgeleri olarak ön plana çıkmaktadırlar.

Reklamlar