Nilgün Tutal “Sihrini Yitirmiş Yüzeysel (Medyatik) Arzulara Dair Sözler”de şu soruların peşinden gidiyor: Georges Orwell ve Daniel Defoe’nun referans alınmasıyla kurulan edebî derinlik ile gittikçe daha fazla otoriterleşmekte olan siyasi bir düzenin devrimci ilan edilmesi arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir? İkisi de gazetecilik de yapmış, hatta birisi 1700’lü yıllarda gizli bir toplum polisinin kurulmasına önayak olmuş Avrupalı yazarın, Türkiye’de son yıllarda kızışarak süren Kemalist Türkiye devri ile Yeni Türkiye devri arasındaki kapışmada yeri nedir? Tartışmayı ateşleyen Alev Alatlı’nın edebiyatçı olması; sözcüklerin sihrine “inanmış” bir kadın yazar olması soruları daha da çoğaltıyor. Edebiyatın gelecek konusundaki keskin basiretinin siyasi erkin katılaştığı anları önceden hissettiğini anımsayacak olursak, Orwell ve Defoe’nun “Türkiye’nin devrimci bir dönemden geçtiğine” dair Alatlı’nın hissine katılıp katılmayacakları, Alatlı’nın bu konudaki sözlerini, duruşunu ve siyasi pratiğini asla alkışlayamayacakları aşikâr değil midir? Her iki yazar da erki alkışlar hale gelen edebî sözün ideolojik işlevi konusunda uyarıda bulunmazlar mı? Tutal bu sorulara cevap aradığı yazısında siyaset, sanat, edebiyat ve medya kültürü arasındaki içinden çıkılması zorlaşan ve gittikçe tuhaflaşan durumumuzu ele alıyor.

Aydın Çam “Ekrandan Sızan Gerçeklik” adlı yazısında sanat tarihinin en eski tartışmalarından biri olan temsil, mimesis ve gerçeklik soruşturmasını Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ulusal ve uluslararası alanda kültürü araçsallaştırması meselesi üzerinden irdelemeye  çalışıyor. Televizyon ekranlarından sızan sinemasal gerçeklik/temsil, modernlik sonrası muğlaklıklar döneminde fizikî dünyada vuku bulan gerçekliğin yerini almış durumdadır. Ekrandan sızan gerçeklik ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal yapı setlerini düzenleyerek bireyin kendisini çevreleyen fizikî dünyayı ve bu dünya üzerindeki ilişkileri  anlamlandırmasına, tanımasına ve kendini bu ilişkiler ağı üzerinde konumlandırmasına olanak verir; aksi halde bu düzen kaotik ve rastgele –her zaman olduğu gibi– işlemeye devam edecektir. Fredric Jameson’un (1992) ele aldığı biçimiyle bilişsel haritalandırma budur ve bu nedenle temsil artık gerçekliğin önüne geçmiştir.

Korkmaz Alemdar “Kanaat Önderliğine Soyunmak”ta siyasi iktidarın toplumsal düzenin meşruiyetini sağlamak için iletişim araçlarına hep ihtiyaç duyduğunu dile getirip; Türkiye ve ABD’de popüler kültür ürünlerinin bu amacı gerçekleştirmek için nasıl bir üretim ve tüketim ilişkileri içinde gelişip serpildiğine dikkati çekiyor. İletişim ve kültür ürünlerinin ABD’nin uluslararası düzendeki iktidar konumunu sağlamlaştıracak şekilde bir işlev gördüğü biliniyor. Benzer bir işlevi Türkiye’deki dizi piyasasının yurtdışına ihraç ettiği diziler de  üstlenmektedir. Ülkede gittikçe sertleşen ve gazetecileri bile suskunluğa hapseden siyasi erkin dizilerin ekonomik ve kültürel başarısından bu nedenle kıvanç duyduğu ve uluslararası kamuoyu oluşturmak için onların gücünden yararlanmaya çalıştığı bile görülmektedir. Alemdar yazısında, kendi kanaat önderlerini üreten, hatta bazen onları bile korku içinde bırakan siyasi erk sahiplerinin her şeyi körelten bir bilgiçlikten yana olmalarının iletişim çağında tehlikeli bir oyun olduğunun da altını çiziyor.

Reklamlar