Nilgün Tutal, “Selfie: Seçkin Kültüre Saygısızlık mı Öznel Bir Estetik mi?” başlıklı yazısında zamanımızın en yeni moda olgusu selfie’nin kültürel seçkinlerce eleştirildiğine; kaynağını yazı ile imge arasındaki kadim ikilikten alan bu eleştirinin yetersizliğine dikkati çekiyor. Yazıya karşı imgenin hep olumsuzlandığını, oysa yazıda bile anlamın imgeden geçerek oluştuğunu anımsatıyor. Gösteri toplumu eleştirisinde seçkin kültür taraftarlarının yaptığı gibi geçmiş nostaljisinin ağına takılıp kalmadan hem çağımız insanını hem de kültürel pratiklerini/eylemlerini anlamlandırmanın alternatif yollarının bulunmasını öneriyor. Alt ve üst sınıflara ait kültürel pratikler ve biçimler arasındaki hiyerarşileri yerinden eden selfie’nin de içinde yer aldığı self medya kullanımının bir 21. yüzyıl romantizminin habercisi olup olmadığını sorarken, bu yeni medyanın konvansiyonel medyanın dışlayan düzeneğine karşı alternatif bir kamusal alanın inşa edilmesine imkân tanıdığını ileri sürüyor. Ancak her moda olgusu için olduğu gibi selfie konusunda da dayatıcı bir iletişim ve görünürlük buyruğunun insanın özgürlüğünü genişlettiği yerde daraltabileceğini de unutmadan, “Sanal dünyada görünmesek ne olur?”diye sormayı da ihmal etmiyor.

Korkmaz Alemdar, “Artık Herkes Mutluluğunun Fotoğrafını Çekebilir” başlıklı yazısında yaşama renk katan; bireyin ailenin, kurumların, halkların tarihinin tanığı olan fotoğrafın sosyal medya(lar) aracılığıyla bir denetim aracına dönüşmesini irdeliyor. Fotoğraf makinesi ve ona takılı olan çubuk ABD’nin elinde bir orkestra şefinin çubuğuna dönüşmüş durumda; fotoğraf her zamanki gibi ânı kaydediyor ve ölümsüzleştiriyor; ama bu an asla mahrem kalmıyor artık.

Aydın Çam, “Vitrine Çıkmak: İmge Pornografisinin Yükselişi” başlıklı yazısında Nurdan Gürbilek’in ilk olarak 1988 yılında yayımladığı “Vitrinde Yaşamak” adlı denemesinden, özellikle de bu denemede yer alan “Acıyı vitrine çıkaranlar her zaman öteki olmayabilir. Bilfiil acı çekenler de artık yaşadıklarını seyirlik kılıyor” önermesinden yola çıkarak bir dizi soru soruyor. Tekniğin olanaklarıyla birlikte sanat alanına katılımın demokratikleştiği bir dönemde, bireyin hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesini ve öznenin kendini bu yapıtın merkezine koyarak vitrine taşımak istemesini nasıl anlamlandırmalıyız? Mahremiyetin tamamen göz ardı edildiği, ihtiyatın elden bırakıldığı bir kültürel düzen bize neyi vaat ediyor olabilir? Okura önermeler sunan bir yazı bu; cevabı okurun vermesini dileyen…

Reklamlar