web

Korkmaz Alemdar “Sürüden Ayrılmak” adlı yazısında, hep yinelenen “sürüden ayrılma” tembihin izini toplumsal tarihimizde sürüyor. Osmanlı döneminin mahallede sükûneti sağlama yöntemlerine işaret ederken, yakın tarihli medya vakalarına değinerek, basın ve televizyonun kitlenin özgünlüğünü siyasi iktidarla girdiği işbirliğiyle nasıl tarumar ettiğini anlatıyor. Bunların yanı sıra Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanına uğrayıp, her tekrarın sadece kitlesel olarak tüketilen ve sürüye bağımlılığı pekiştiren klişeler üretmek anlamına gelmeyeceğini, özgünlük kaynağı da olacağını ileri sürüyor. Medyanın bundan çıkaracağı dersler olduğunu vurguluyor.

Nilgün Tutal “Soyguncu Bir Aşk Bu” adlı yazısında Kiralık Aşk, İnadına Aşk, Çilek Kokusu, Güneşin Kızları gibi geçtiğimiz yaz her akşam izleyiciyle buluşan dizilerin aşkı temsil ediş tarzlarını inceliyor. Kitle kültürünün aşka biçtiği rolü tecimsel doruğuna taşıyan bu tv dizilerinin aşktan söz edişini filmlerin, romanların ve şiirlerin aşklarıyla sınıyor. Edebiyatın ve sinemanın görece daha az tecimsel eserlerinin ışığında soruyor: Farklılığı ve özgünlüğü araması buyrulan modern insan ne olmuştur da her ikisini faydacı aklın hükmüne teslim ederken duyguyu/aşkı bile bir vasatlığa yazgılı kılmıştır?

Kundera Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda “Bazıları bir anaforda döne döne ölüp gider, bazıları da bir çağlayandan düşerek ezilirler,” diyordu (1988, s. 88). Aydın Çam ise “Hazır Giyim – Farklılaşmaya Çalışırken Aynılaşmak” adlı yazısında anafora kapılmaktansa bir çağlayandan atlamayı tercih eden yazar Romain Gary’den yola çıkarak, doğduğumuz andan itibaren kuşandığımız hazır giyim kalıplarını sorgulamaya açıyor. Özgün kimliklerin yerini pastişlerin aldığı güvensizlik çağında, ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal dayatmalar farklılıkların önünü kesiyor. Kapılıp gittiği anaforda özne, tüm keskin uçlarından arınarak yuvarlanıyor. Çam, hepimizi merkeze çağıran bu düzene karşı koymanın yollarını arıyor.

Reklamlar