Nilgün Tutal “Gazetecilik mi Kalemşörlük mü?” başlıklı yazısında medya organları ile egemen siyasi iktidar arasındaki bağı tarihsel sürekliliği içinde değerlendiriyor. Bu bağlamda 2015 yılı sonbaharının son iki ayında yaşanan Hürriyet gazetesinin ve gazeteci Ahmet Hakan’ın maruz kaldığı saldırıların Kemalist “eski” rejimle İslamcı “yeni” rejim çatışmasındaki yerini değerlendirirken, devletin güdümündeki düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların ve baskıların yanı sıra medya organlarının kimi zaman maddi kimi zaman başka çıkarları için siyasi ve askeri iktidarla işbirliği içinde yurttaşı manipüle etmekten hiç rahatsız olmadığının altını çiziyor. Ana akım içinde yer alan Aydın Doğan Medya Grubu’nun kendisine yönelik yıldırma politikalarına gösterdiği tepkiyi, aynı saldırılara alternatif ya da ana akım içinde yer almayan medya grupları ve gazetecileri uğradığında dile getirmemesinin, hatta sessiz kalmasının çok manidar olduğunu, ideolojik hegemonya mücadelesinde piyasanın ve devletin gücüne karşı çıkanların temsil rejiminin dışında bırakılmasında önemli bir işlev üstlendiğinin altını çiziyor. 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara’da yaşanan katliamı hala bir terör eylemi olarak adlandırmaya “zorlanan” ve gönüllü olan medyanın ifade ve düşünce özgürlüğünün siyasi iktidar tarafından baskı altına alınmasına karşı vereceği tepkinin de siyasi hegemonyayı elinde tutanlarla kendisinin tarihsel çıkara dayalı ortaklıklarıyla malûl olduğunu savunuyor.

Aydın Çam ve İlke Şanlıer Yüksel, “Türkiye’de Gazetecilik: (Er)Doğan Etkisi” başlıklı çalışmalarında tarihsel öncüllerine de temas ederek, Türkiye’de 2002’den itibaren gazetecilik alanında yaşanan dönüşümleri ele alıyorlar. Çalışmada medyanın ekonomi-politik eleştirisine göndermelerle birlikte, medya gruplarının çözülmesi ve yeniden şekillenmesine değinilirken bu sürecin gazetecilik anlayışı üzerindeki etkileri irdeleniyor. Bugün, mütehakkim politikalar karşısında mağduriyetiyle yeniden gündeme gelen Aydın Doğan’ın –Doğan Grubu’nun– Recep Tayyip Erdoğan’la onun 2002 yılında iktidarı devralmasıyla birlikte başlayan inişli çıkışlı ilişkisinin Türkiye’deki gazeteciliğe olan etkisine işaret etmeye çalışılıyor.

Korkmaz Alemdar “Medyaya Zorbalık Halka Zorbalık” başlıklı yazısında medyaya yönelik baskının gazetecilere yönelik fiziki zorbalığa evrilmesine 10 Ekim’de Ankara’daki barış mitinginin kana bulunmasının da eklenmesiyle Türkiye’de bir rejim sorunu olduğunun artık herkesin malûmu haline getirdiğini belirtiyor. Medyanın teknolojik gelişmelerle birlikte 1990’lı yıllarda Türkiye’de neredeyse birinci güç haline gelmiş olmasının siyasi iktidar sahiplerinin iştahını kabarttığını, bu iştahla siyasetçilerin medyayı ele geçirmeye, kullanmaya, manipüle etmeye daha da fazla yöneldiğinin altını çiziyor. Buna örnek olarak günümüzden otuz yıl önce Refah Partisi’nin1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini kazandığında Nurettin Sözen’in kurduğu Kanal 7’yi nasıl kullanıma hazır bulduğunu; Necmettin Erbakan’ın bu kanalı “algı operasyonları” açısından çok önemsediğini, Ahmet Hakan ile Zahid Akman’ın da bu kanalda yetişmiş gazeteciler olduğunu diğer örneklerin yanı sıra anımsatıyor.

Reklamlar