Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması üzerine Adalet Çavdar’dan bir yazı

Yorum bırakın

 

sureyyyaevren_OnKapak

Varlık, Aralık 2015

Bazı kitapları, bazı hikâyeleri bitirdiğin zaman içinizde bir boşluk hissi kalır. Kitabın kapağını kapattığınızda aklınızın içerisinde bir yere koyamazsınız, havada durur. Bazı kelimeler ve bazı cümleler özensizce dolaşmaya başlar zihninizde. Bahsetmek isteseniz dahi bahsedemez, kendinize saklarsınız. Nasıldı diye sorarlar, garip diye cevaplayasınız gelir. Süreyyya Evren’in Varlık Yayınları tarafından Kasım ayında yayınlanan Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’adındaki son öykü kitabı adını andığınız ve okumaya başladığınız an itibariyle sizi o boşluğun içerisine alıveriyor.

Deneysel bir yazım tarzı olan Süreyyya Evren için bir yeraltı öykücüsü denebilir. Hayattaki duruşu ve öykülerinin arasında ciddi bir bağ olan anarşist, postmodern ve sürrealist anlatım tarzıyla okuru hikâyenin içerisinde dolaşırken “ben” anlatımdan “sen” anlatımına geçmesiyle sizi hem yaşayan hem seyreden konumunda bırakıyor. Biraz irkilerek ve başınıza ne geleceğini tahmin edemeyerek dolaşıyorsunuz sayfaların arasında.

Her durum için ürettiği alt düşünce ve hikâyeleme örnekleriyle bazı konulara alternatif bakış sahibi de oluyorsunuz. Hayal gücüyle iğretiliği birleştirip olmayacak düşler gördürüp onları hayata dahil eden bir yazar Süreyyya Evren. Daha önceki öykü kitaplarının içerisinde dolaşırken de entelektüel birikimine hayretle baktıran Evren’in son öykülerinde de bir sürü yazar ve şairle karşılaşıyorsunuz. Geniş imgelem yelpazesinin içerisinde dolaşırken yazarı anlamaktan ziyade, hikâyenin aslını bir nevi gördüğü “şeylerin” onun bilinçaltındaki yansımasını ister istemez merak ediyorsunuz.

Gerçeküstü, yeraltı ve hiççiliğe merakıyla kara edebiyat ürünlerinden birini daha bırakıyor ellerinize Süreyyya Evren son öykü kitabıyla. Zihni ve mantığı zorladığı yazım tarzıyla içeride bir yerde bildiğiniz ve tekrar ettiğiniz ruhunuzun hasta yanlarına da dokunuyor. Etik değerlerle normalleşen her insanın aklının içerisinde dolaşan kurgulardan bahsediyor, aslında normal insanın bir kurgu olduğunu da gözünüze sokuyor.

On üç öykünün bulunduğu kitabına bir “Evsel Dönüşüm”le başlıyor Süreyyya Evren, gözümüzün içine sokarak, etrafımızdaki her şeyin bambaşka bir tahayyülüne dokunduruyor. Ardından kalkıp Kerko ve Abdurrahmen ile Aksaray’a doğru bir yolculukta buluyorsunuz kendinizi. Oradan peş peşe iki öyküyle ilişkilerin içerisine cüretkâr bir biçimde giriyorsunuz. İlişmeden yaşanan ilişkilerin aşksız sevişmelerinde bedeninize dokunan herkesin üzerinizde bir izmarit izi bıraktığına ikna oluyorsunuz. Hepimiz geçtik oralardan gibi geliyor temelde, fiziksel olarak yaşamadığımız aykırılıkların birçoğunu zihnimizde canlandırdık nedense, masum değiliz hiçbirimiz elbette. Kadın erkek ilişkilerinin içerisinde zafere doğru koşma arzusu diğer öykülerine de sirayet ediyor Evren’in; bütün bu arzunun yanı sıra naifliği de yerleştiriyor içinize okunmadan bilinen kitaplar, tanınmadan çok özlenen insanlar misali gibi bir şekilde tutulmaları anlatıyor.

Öykülerinde farklı biçimleri deneyen Evren’in Freudyen ve varoluşçu tavrı dikkat çekici. Yeni biçimsel arayışların içerisinde kısa cümlelerle anlattığı öykülerin peşi sıra bir bilinçakışı çıkıyor karşınıza “Dört Adımda Bir Gözaltı” öyküsünde bir paranoyanın içerisinde buluyorsunuz kendinizi birdenbire. Bir aklın sıçramalarını okurken yorgun düşüveriyorsunuz.

İki arkadaşın öykü yazmaya çalışmasının ardından iki eski arkadaşın sevişme çabalarını okuyorsunuz. Tom Robbins’in Ağaçkakan’ında bahsettiği aşkın bir çığırtkanlık olduğu ve insanlar sevişirken dünya da iyi şeyler olduğuna dair olan inanç bir kez daha kuvvetleniyor. Kundera’nın şapkasına, Eco’nun taklitçiliğine ve daha birçok klişeye doğru koşar adım ilerlerken şairlere dokunuyor, kalpten yana dem vuruyorsunuz. Kürtçe ve Türkçenin yarenliğine göz atıveriyor bir yolculuk hikâyesiyle Süreyyya Evren. Bir yenilgi olan hayatın içerisinde tutunmak için dutu ve inciri bulduruyor okuyucuya. İhtimal denizinde boğulmadan umutlu yaşamınızı talep ediyor sizden. Ve asıl konuya geliyor: Sincap ile Kaplumbağanın hikâyesinin içerisinde ellere verdiğimiz küçücük iktidarların bizi öldürebilme ihtimali üzerine düşünürken buluyorsunuz kendinizi.

Bir karşılaştırmalı okuma ile aklının içerisindeki çözümleme sürecine davet ediyor sizi. Sonra bir münzevi yazarın İstanbul’daki kayboluşunun öncesi ve sonrasında iz sürüyorsunuz onunla beraber. Sadece Haksızlık Yapabilen Adam’ın hikâyesiyle daha önceki öykülerin arasında geçen kahramanlarla karşılaşıyorsunuz.

Evren “Sizden bir şey saklıyormuş gibi biten öyküler güzeldir. Her şeyi söyler ama bir şey söylememiştir sanki,” diyor, yazının başında da bahsettiğim gibi kitabın kapağını kapatınca sizi bunca telaşenin içerisinde durmayı sevdiğiniz bir boşlukla baş başa bırakıyor.

Günümüz öykücülüğünün hem
içinde hem dışında bir yerde duruyor Süreyyya Evren, aynen anlattığı karakterler gibi. Kapı eşiğinden dünyaya bakarken kurduğu dünyadan okurlarına sessizce gülümsüyor adeta. Küçük insan öykülerinin arasında kayboluyor elbette öfkesi, yergisi ve başıbozukluğuyla. Aklın ve kalbin diğer tarafından insana seslendiği için olsa gerek yazdıklarını sevdiğiniz halde sahiplenemiyorsunuz çoğu zaman kahramanlarını, tanış olabiliyor ama hemdert olamıyorsunuz. Kim bilir günümüz edebiyatındaki bu kadar romantizmin ve küçük insan hikâyesinin arasında kendi içindeki öteki, kötü ve arsız olanların hikâyelerinin de kıymeti harbiyesi okunur bir gün bir yerlerde.                 •

Reklamlar

Süreyyya Evren ile “Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması” üzerine söyleşi / Arzu Uçar

Yorum bırakın

Varlık, Aralık 2015

sureyyyaevren

  • Önce özellikle Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması adlı kitabınızın ilk öykülerinde varlığını belirgin bir şekilde hissettiren distopik dünya düzeni hakkında konuşmak istiyorum. Kahramanlar onlara vaat edilen (veya dayatılan) özgürlük ve modernizmin hiç de insancıl olmayan şartlarında hayatta kalmaya ve direnmeye çalışırken ortaya absürt sahneler çıkıyor. Bu sahneler Brecht’in Hitler’in karşısına çıkardığı patatesi getiriyor akla. Günümüz için konuşursak sizin de bu öyküler aracılığıyla tarif etmeye çalıştığınız şey mizah gücü yüksek, absürt bir direniş biçimi mi?

Distopik bir dünyaya kendimi ve okuru alıştırma eğilimim olduğu doğru sanırım. Bu dünyaya alışık olanlar kahramanlardır. Bizim dünyamızın fenalıklarına benzeyen ama bizim dünyamızdakiyle bire bir örtüşmeyen fenalıklar içeriden ve dışarıdan onları sarar. Tabii, doğal olarak bu, öykü sanatına inandığımız ölçüde, kahramanların dünyasındaki fenalıkların içeriden ve dışarıdan bizi de sarması ihtimali demektir. Hayatta kalmak, direnmek ve bazen bir imza atmak, bir şeyleri değiştirmek, bir söz söylemek ister kahramanlar. Okurun kahramanlara yukarıdan bakmasını, kahramanların kendisinden güçsüz olduğunu düşünüp gevşemesini ve bu  boşluk anında kendi güçsüzlüğüyle karşılaşmasını hayal etmek lazım. Güç, yapmak için ne kadar iyiyse güçsüzlük de anlamak için o kadar iyidir.

Absürt sahnelere ve mizah gücü yüksek direniş öğesine dikkat çekerek sanırım şunu da demek istiyorsunuz: Matrak bir kitap bu! Benim için yeni bir şey olduğunu sanmıyorum bu öğenin ama son yıllarda daha bir öne çıktı sanki. Başbakanın Krallığı (2013) baştan aşağı hicivdi, Hiç Kimseyi İlgilendirmeyen Kişisel Bir Felaket (2013) ile Tercüman (2014) da bakınca ironi ile aralarını iyi tutmuşlar. Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’ndaki öykülerde de aynı hava sürüyor gibi.

İroninin bir işlevi de söylenecek ne varsa konuşmaya yaramasıdır. Sululuk olmadan. Yazarken sıklıkla kahramanlarımıza özgürlük dayatırız mesele gerçekten de bu durumun absürtlüğünü nasıl karşıladıklarındadır. İçselleştirebilirler. Distopik bir yanıt da verebilirler. İroni mesafedir, katmandır, ikincil emeğe davettir bazen de salt çalımdır, arkadan dolanmadır, tuzağa düşmemedir, o kapandaki peyniri yememedir. Kapandaki peynir çok iyi niyetli bir ideoloji de olabilir; çok iyi bir fikir, içli bir hikâye veya has edebiyat formülleri de olabilir.

  • Öykülerinizi okurken gerçekliğin parçalandığını hissediyor insan, sanki başka bir dünyanın gerçekliğiyle anlatıyorsunuz yaşananları. Karakter isimleri de bu algıyı pekiştiriyor: Siboney, Brunei Prensesi, Deli Petro, Tüy, Mana, Leo. Ve aniden bir garsona sorulan bir soru: “Hangi meze bizi gerçek kılar?”

Garip olan, ne kastettiğinizi anlıyorum. Çünkü bununla hep karşılaşıyorum, ilk kez duymuyorum. O başka dünyadan gerçekliğin dünyasını parçalayıp yeniden kuruyorum gibi görünüyor bazen. Gerçek meselesi sürekli peşimden gelen bir mesele. Gerçek nasıl kuruluyor? Nasıl parçalanıp tekrar kurulabilir? Gerçek nasıl kılınabilir, veya bir şey/birisi nasıl gerçek kılınabilir hayatta? Parçalanan gerçeklikte, tümden zeminsiz ortamlarda, paniğe kapılmadan düşünebiliyorum. Biraz alışkınım, sanki. Ve metni de alıştırma eğilimim var. Gerçek yok, panik de yok –yeniden kuruyoruz. Öyle bir noktaya kadar ki, bana tüm anlatı sapına kadar gerçekçi görünüyor ve neredeyse bir vakanüvis gibi yazmaya başlayabilir hale geliyorum.

  • Bahsettiğimiz bu “farklı dünya” anlatımı dile de yansıyor. Seçtiğiniz sözcüklerle sadece bu öykülere ait bir terminoloji oluşturmuş gibisiniz. Öyküleri okudukça bazı kelimeler kitaptaki anlamlarıyla yeniden giriyorlar sözlüğümüze. Öykücülükte “yeni bir dil oluşturma” konusunda ne düşünüyorsunuz?

Mevcut kelimelerin yeni anlamlar kazanması hissini kurulan yeni bağlamlara bağlayabilir miyiz? Yukarıdaki “gerçek” ile ilgili soruyla ilişkili sanki bu da. İnanmakla da alakası var. İnsanlara, duygulara ve yalanlara inanmayı seviyorum; öyküler de bu inancı taşıyor olabilir. Demek istediğim şu: Öykü yazarken gerçek kılınan yeni gerçeğin gerçekliğine inanırsanız ve bu inanç söz konusu gerçekliğin tümden yalan olması ihtimalinden de hiç rahatsız olmayacak, bu ihtimalden hiç paniğe kapılmayacak bir inanç olursa, bir dizi yeni uzlaşma devrede demektir, yani yeni anlamlar kazanmış sözcükler. Tıpta dedikleri gibi: İnanarak alınan her ilacın bir şansı vardır.

  • 301. maddeye burun kıvırmak için Taksim meydanında bekleyen Orlando, gözaltına alınan arkadaşlar, Güneydoğu’ya giden yolda yazılmak istenen haikular… Öyküleri okurken karakterlerin bunalımları, sanrıları, özlemleri arasında sürükleniyoruz. Politik ilişkileri ve toplumsal olayları bireye ve onun gündelik yaşantısına indirgeyerek buradan hareketle bir anlatım oluşturduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Bu benim politikanın neliğine dair anlayışımla kuşkusuz bağlantılı gibi görünüyor. Benim için politika, devlet iktidarının ana odak olarak merkezde yer aldığı bir şey değil. Anarşizmden, feminizmden, 60’ların 90’lara sıçrayan esininden, gündelik olanın politikliğinden, politikanın politika alanından bütün hayata taştığını kabul etmekten geliyorum. Benim için komünist bir partinin büyük kavgalarla bölünmesi ve iki yeni komünist partinin kurulması bir üçüncü sayfa olayıdır, üçüncü sayfalık bir haberdir; ama bir grup insanın bisikletlerle geceleri evsizlere çorba dağıtma girişimlerini ve bu sırada çorbalarının soğumasını ve ısıtacak yer aramalarını manşetten verilecek önemli bir politik olay olarak görürüm.

  • “Dört Adımda Bir Gözaltı” ve “Aksaray Burası mı?” öykülerinde kahramanların özgürlük ve kurtuluş adına çıktığı yolculuklar benzer mekânlarda sonlanıyor: karanlık, pis, nemli bir yeraltı. Buradaki vurguyu biraz açar mısınız?

“Aksaray Burası mı?”nın son tümcesindeki bölünme ilgimi çekiyor. Benim özgürlüğüm, Kerko’nun özgürlüğü, benim kafamın arkasındaki sızı, Kerko’nun kafasının arkasındaki sızı. Özgürlüğe giden geçidin darlığı. Geri dönüş olmaması. Tuvalet/bok deliği görüntüsü ama kaka izine rastlanmaması. Kişinin kendisini geçitte sıkıştırma eğilimi. Arkadan bir müdahale gerekmesi ve bu müdahalenin biraz tekme tadı da taşıyabilecek olması. Alınan yardımların süregiden sızısı. Ve süregiden sızılardaki özgürlük.  Ben hiç özgürlük yanlısı olmadım; her zaman özgürlükle ne yapacağımızı konuşmak, araştırmak daha çok ilgimi çekti. “Özgürlük ile nasıl?” sorusu hep “özgürlük nasıl?” sorusundan daha çok merak uyandırdı.

  • Öykülerinizde anlatıcının ve karakterlerin hep bir çatışma içinde olduğunu görüyoruz. Bir sözü daha söylemeden o sözü düşünüp değersizleştirme, bir ânı yaşamadan o anın gereksiz sayılması… Sevişme sözcüğünün içi boşken boşalma tüm öykülerde önemli bir yer tutuyor gibi…

Bir önceki soruyla bağlayayım: Özgürlük, sevişme, bunlar benim kutsal sözcüklerim değil. Bunlar genelde hayatı değil aracıları yücelten sözler. Erotizm sözgelimi, eylemi değil anlatıcıyı yüceltir, aracılara oynar; sürekli aracı kurumlar, yani erotizmi anlatan, cisimleştiren, temsil eden sanatçılar, reklamcılar, imalatçılar, şairler yücelir –sevişmenin kendisi değil. Sevişme yüceldikçe sevişmek güçleşir ama sevişmeyi yücelten kârlı çıkar. İnternet çağında, iletişimin tümden merkezi olmayıp çok daha ağsal gerçekleştiği, bilginin çok daha fazla aşağıdan şebekelerle dolaşabildiği günlerde, erotik enerjinin aracılığını yönetmeye talip reklam endüstrisi, eğlence endüstrisi, kültür endüstrisi, sinemacılar, şairler, metin yazarları ve diğerleri sevişme söylemleri üzerindeki iktidarlarını paylaşmak durumunda kalıyorlar ve kızgınlar. Bugün daha az dolayım, daha fazla çeşitlilik, daha fazla deneyim, daha fazla marj, özetle daha fazla özne görülüyor “sevişmeler evreni”nde. Boşalma olduğu kadar boşalmama da var öykülerde, ve hem boşalmaların hem de boşalmamaların içi an ile dolu –söylemle ve iktidar talebiyle değil. O yüzden ısrarla “Şu An”a yoğunlaşıyorum. Bir Avuç Adalet’te (2013) de derdim büyük ölçüde buydu. Evet, galiba sevişme sözcüğünün içi boşluğu öykülerde böyle tınlıyor: Söylemlerin hâkimiyeti ve iktidar talepleri olarak.

  • Öykülerinizin geneline yayılan mizah, nereden çıkacağı belli olmayan sözcükler ve hatta öykü sonunda öyküde daha önce hiç adı geçmemiş isimler okuruyla oyun halinde bir yazarı getiriyor akla. Yaşarken ve yazarken mizahla nasıl bir bağınız oldu?

Öykü sonunda karşımıza çıkan, öyküde daha önce hiç adı geçmemiş isimler, öykü formunun kendisiyle de ilgililer. Açık uçluluk adına da ordalar. Formu kapanırken açılan öyküler bahsi oradaki. Ayrıca bazı isimlerin cinsiyeti belirsiz, queer tutulmuş isimler, ama bazen de cinsiyetler belli ama ilişki queer. Hikâyenin kapandığı yerde başka hikâyelerle kesişmeleri de demek bu son sözler. Mizah benim için önemli. Ortaokuldayken kitapçıya kendim gidip ilk aldığım kitap Freud’un Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri kitabıydı. Ve başlıktaki “bilinçdışı” ifadesi değil de “espri” ifadesiydi derdim. Kitap, hâlâ da kitaplığımda durur…

  • Bir kaplumbağanın onca yavaşlığına rağmen sincabın boynunu ısırmasındaki tuhaflık, bu beklenmedik olay sonucunda oluşan tepki kitabın bütününde nasıl bir karşılık buluyor sizce?

Benim için çok önemli bir öykü Bir Kaplumbağının Bir Sincabın Boynunu Isırması öyküsü. Orada bir “tuhaflık” varsa, bu “tuhaf etki” kitabın bütününde de olabilir, başka metinlerde de olabilir, şu anda dilimin ucunda da olabilir. Dilenci olmamasına karşın çaresizlikten dilenen birinin dilencilerden korkması gibi kimi figürlerden korkarım bazen. Böyle durumlarda gözlerimin ne kadar hassas olduğunu anımsıyor ve yeşil güneş gözlüklerimi takıyorum. Bu da “tuhaflığın” bulduğu bir karşılık olabilir…

  • Son olarak, Ocak 1991’de Yaşar Nabi Nayır Varlık Dergisi 1000. Sayı Gençlik Özülleri’nde Öykü Başarı Ödülü’ne değer görülerek edebiyat dünyasına girdiğiniz arka kapakta belirtiliyor. O sayıda yayımlanan öyküden bu kitaba giden yol hakkında ne söylersiniz…

Bu kitabın Varlık Yayınları’ndan çıkmış olması beni özellikle mutlu ediyor. Tam 25 yıl önce bugünlerde, 18 yaşında bir öykü yazarı olarak, Varlık’tan bir ödül almış olmak benim edebiyat dünyasına girişim olmuştu. Sadece edebiyat dünyası da demeyelim, genel olarak yazı dünyasına girişti benim için. Bu süreklilik de, bir dairenin bu şekilde kapanması ve yeni dairelere doğru uç vermesi de hoşuma gidiyor. 25 yıl sonra, Varlık hâlâ hayatta, hâlâ yeni genç kalemlerin edebiyata giriş yapmalarına önayak olan kritik bir kanal, ben hâlâ öykü yazıyorum, ve ilk kez Varlık’tan bir öykü kitabım çıkıyor. Öyküde verilen randevuya öyküyle gitmek gibi. Elinde bir kâse çilekle, yirmi beş yıl sonra…

Bir de ne geldi aklıma, o sayıda, Varlık dergisinin ödülleri açıkladığı sayıyı kastediyorum, ödülü veren jüri üyelerinin genç öykücüler hakkında kısa değerlendirmeleri de yer alıyordu, ve Sulhi Dölek benim öyküler hakkında yazmıştı. Mizahla bir uzak bağ daha belki…      •

Varlık Ocak 2016 sayısında neler var? / Enver Ercan

Yorum bırakın

web

Platon’dan bugüne Devlet’i odağına alan pek çok tartışma yaşandı ve ya­şanıyor. Bu tartışmaların çoğunda ‘Devlet’in tarafsızlığı, eşit vatandaşlık ilke­si, yargının bağımsızlığı’ gibi başlıklar bugün daha bir öne çıkıyor. Bir arada yaşama kültürünün korunması, önümüze yasaları, bazı hak ve ödevleri çıkar­tıyor. Evet, devletsiz yaşanmıyor; ‘devrim teorilerinin çoğunun, var olan dev­let yerine bir başka devlet koymak amacından türetildiğini’ biliyoruz. Bugün, ülkenin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle, ‘Devlet’in farklı cepheler tarafın­dan daha bir hararetle tartışılmakta olduğunu görüyoruz. Biz de Varlık dergisi olarak bu tartışmaya yeni açılımlar getirecek yazarların düşüncelerini, editör­lüğünü Betül Dünder’in yaptığı bir dosyayla paylaşmak istedik. Dosyayı Dev­let’e farklı cephelerden bakan metinlerle oluşturmak hem siyaset felsefesinin temel meselelerinden biri olan “İdeal Düzen” tartışmalarını gündemleştir­mek gayesi de taşımakta. Devlet’in kadına yaklaşımından, yasaların yurttaşı mı yurttaşın yasaları mı sorusuna, antik Yunan devletinden günümüzün mo­dern devletine bir yay çizen devletin paryalarına ve kimlik politikalarına bir pencere açmayı hedefleyen metinler ile karşınıza çıktık bu ay.

Bu ayki “Medya Notları” da ana dosyamızla bağlantılı: “Korku Çağında Medya ve Hainlik”. Günümüz medyasının “”zavallı” hallerini tartışıyor ya­zarlarımız.

Halûk Sunat ise “Psikanalitik Duyarlıklı Bakış’la Çatışma ve Demokrasi” başlıklı yazısı ile dosyamıza bir başka açılım getiriyor.

Dergimize dosyalar da hazırlamış olan Laurent Mignon bu kez bir kitabın çevrilmesini öneriyor yayıncılarımıza: Hitler’i Yenmek.

İlyas Tunç ise erotik dansın politik kadını Josephine Baker ile buluşturu­yor bizi.

Feridun Andaç anıların izinde birçok yazarın yaşamına ışık düşürüyor de­nemesinde.

Ali Özgür Özkarcı, “Behçet Necatigil Eserleri Sözlüğü”nü bu sayıda da sürdürüyor.

Haydar Ergülen bir şairin doğum gününü anımsatıyor: “Metin Altıok 75 Yaşında!..”

Son yıllarda titiz çalışmalarıyla dikkat çeken Sabit Kemal Bayıldıran, eleş­tiri kurumuna farklı açılardan yaklaşıyor.

Küçük İskender’le Hatice Meryem ise yine şair ve öykücülerle “baş ba­şa”!..

Önümüzdeki sayıda buluşmak üzere…

Varlık’ta Bu Ay (Ocak 2016)

Yorum bırakın

mailing

Dosya: “Platon’dan Günümüze Devlet İmgesi” – Betül Dünder, Nazile Kalaycı, Tahir Abacı, Enis Memişoğlu, Şehmus Ay

Medya Notları: “Korku Çağında Medya ve Hainlik”  – Nilgün Tutal, Korkmaz Alemdar, Aydın Çam

Yazılar: Veda Mektubu (Semih Poroy) – Çevirmenini Bekleyen Bir Kitap: “Hitler’i Yenmek” (Laurent Mignon) – Erotik Dansın Politik Kadını Josephine Baker (İlyas Tunç) – Sessizliğin Gölgesi (Feridun Andaç) – Kendini Ödeyen Şair: Metin Altıok (Haydar Ergülen) – Yazını Kışa Çevirmiştim (Leylâ Çapan) – Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla Çatışma ve Demokrasi (Halûk Sunat) – Sirenlerin Yalancısı (Ahmet Önel) – Behçet Necatigil Eserleri Sözlüğü ve Bir Not (2) (Ali Özgür Özkarcı) – Eleştiri Denen İşgüzarlık (Sabit Kemal Bayıldıran) – Ahmet Oktay, Dekadans’ın Şairi (Yücel Kayıran) – Denize Doğru (Tozan Alkan) – Yeni Şiirler Arasında (küçük İskender) – Yeni Öyküler Arasında (Hatice Meryem)

Şiir: Alfonsina Storni, Ahmet Telli, Celâl Soycan, Can Bahadır Yüce, Engin Özmen, Ümran Ersin, Alper Beşe, Didem Gülçin Erdem, Hakan Yerebakan, Ercan Avşar, Cemre Bedir

Öykü: Zeynep Uzunbay, Yurdagül Şahin

Varlık Kitaplığı: Osman Çakmakçı ile Söyleşi (Funda Özşener) – “Pembe Kızıl” / Melike Belkıs Aydın (Merve Tellioğlu) – Nursem Banu Özyürek ile Söyleşi (Gökçe Uygun) – Onur Caymaz ile Söyleşi (Fatma Yeşil) – “İyinin Egemenliği” / Iris Murdoch (Aysel Sağır) – “René Char: Yaşamı, Sanatı ve Seçme Şiirleri” / Serge Velay (Cemil Okyay) – “Bay Prada Nasıl Öldürüldü?” / Tunç Kurt (Ayşegül Kocabıçak) – Muhammet Güzel ile Söyleşi (Salih Bolat) – “Çoklu Yalnızlıklar” / Cevat Turan (Cezmi Ersöz) – “Zirvede” / Nalan Tuntaş (Gül Yıldız) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık bu ay da Günler Geçer, Okurken, Çevirdim Dilim Yandı, Sirenlerin Yalancısı, Başlangıçlar… Karşılaşmalar… Kırılmalar, Not Defteri, Yeni Şiirler/Öyküler Arasında, Şiir Günlüğü köşeleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

%d blogcu bunu beğendi: