sureyyyaevren_OnKapak

Varlık, Aralık 2015

Bazı kitapları, bazı hikâyeleri bitirdiğin zaman içinizde bir boşluk hissi kalır. Kitabın kapağını kapattığınızda aklınızın içerisinde bir yere koyamazsınız, havada durur. Bazı kelimeler ve bazı cümleler özensizce dolaşmaya başlar zihninizde. Bahsetmek isteseniz dahi bahsedemez, kendinize saklarsınız. Nasıldı diye sorarlar, garip diye cevaplayasınız gelir. Süreyyya Evren’in Varlık Yayınları tarafından Kasım ayında yayınlanan Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’adındaki son öykü kitabı adını andığınız ve okumaya başladığınız an itibariyle sizi o boşluğun içerisine alıveriyor.

Deneysel bir yazım tarzı olan Süreyyya Evren için bir yeraltı öykücüsü denebilir. Hayattaki duruşu ve öykülerinin arasında ciddi bir bağ olan anarşist, postmodern ve sürrealist anlatım tarzıyla okuru hikâyenin içerisinde dolaşırken “ben” anlatımdan “sen” anlatımına geçmesiyle sizi hem yaşayan hem seyreden konumunda bırakıyor. Biraz irkilerek ve başınıza ne geleceğini tahmin edemeyerek dolaşıyorsunuz sayfaların arasında.

Her durum için ürettiği alt düşünce ve hikâyeleme örnekleriyle bazı konulara alternatif bakış sahibi de oluyorsunuz. Hayal gücüyle iğretiliği birleştirip olmayacak düşler gördürüp onları hayata dahil eden bir yazar Süreyyya Evren. Daha önceki öykü kitaplarının içerisinde dolaşırken de entelektüel birikimine hayretle baktıran Evren’in son öykülerinde de bir sürü yazar ve şairle karşılaşıyorsunuz. Geniş imgelem yelpazesinin içerisinde dolaşırken yazarı anlamaktan ziyade, hikâyenin aslını bir nevi gördüğü “şeylerin” onun bilinçaltındaki yansımasını ister istemez merak ediyorsunuz.

Gerçeküstü, yeraltı ve hiççiliğe merakıyla kara edebiyat ürünlerinden birini daha bırakıyor ellerinize Süreyyya Evren son öykü kitabıyla. Zihni ve mantığı zorladığı yazım tarzıyla içeride bir yerde bildiğiniz ve tekrar ettiğiniz ruhunuzun hasta yanlarına da dokunuyor. Etik değerlerle normalleşen her insanın aklının içerisinde dolaşan kurgulardan bahsediyor, aslında normal insanın bir kurgu olduğunu da gözünüze sokuyor.

On üç öykünün bulunduğu kitabına bir “Evsel Dönüşüm”le başlıyor Süreyyya Evren, gözümüzün içine sokarak, etrafımızdaki her şeyin bambaşka bir tahayyülüne dokunduruyor. Ardından kalkıp Kerko ve Abdurrahmen ile Aksaray’a doğru bir yolculukta buluyorsunuz kendinizi. Oradan peş peşe iki öyküyle ilişkilerin içerisine cüretkâr bir biçimde giriyorsunuz. İlişmeden yaşanan ilişkilerin aşksız sevişmelerinde bedeninize dokunan herkesin üzerinizde bir izmarit izi bıraktığına ikna oluyorsunuz. Hepimiz geçtik oralardan gibi geliyor temelde, fiziksel olarak yaşamadığımız aykırılıkların birçoğunu zihnimizde canlandırdık nedense, masum değiliz hiçbirimiz elbette. Kadın erkek ilişkilerinin içerisinde zafere doğru koşma arzusu diğer öykülerine de sirayet ediyor Evren’in; bütün bu arzunun yanı sıra naifliği de yerleştiriyor içinize okunmadan bilinen kitaplar, tanınmadan çok özlenen insanlar misali gibi bir şekilde tutulmaları anlatıyor.

Öykülerinde farklı biçimleri deneyen Evren’in Freudyen ve varoluşçu tavrı dikkat çekici. Yeni biçimsel arayışların içerisinde kısa cümlelerle anlattığı öykülerin peşi sıra bir bilinçakışı çıkıyor karşınıza “Dört Adımda Bir Gözaltı” öyküsünde bir paranoyanın içerisinde buluyorsunuz kendinizi birdenbire. Bir aklın sıçramalarını okurken yorgun düşüveriyorsunuz.

İki arkadaşın öykü yazmaya çalışmasının ardından iki eski arkadaşın sevişme çabalarını okuyorsunuz. Tom Robbins’in Ağaçkakan’ında bahsettiği aşkın bir çığırtkanlık olduğu ve insanlar sevişirken dünya da iyi şeyler olduğuna dair olan inanç bir kez daha kuvvetleniyor. Kundera’nın şapkasına, Eco’nun taklitçiliğine ve daha birçok klişeye doğru koşar adım ilerlerken şairlere dokunuyor, kalpten yana dem vuruyorsunuz. Kürtçe ve Türkçenin yarenliğine göz atıveriyor bir yolculuk hikâyesiyle Süreyyya Evren. Bir yenilgi olan hayatın içerisinde tutunmak için dutu ve inciri bulduruyor okuyucuya. İhtimal denizinde boğulmadan umutlu yaşamınızı talep ediyor sizden. Ve asıl konuya geliyor: Sincap ile Kaplumbağanın hikâyesinin içerisinde ellere verdiğimiz küçücük iktidarların bizi öldürebilme ihtimali üzerine düşünürken buluyorsunuz kendinizi.

Bir karşılaştırmalı okuma ile aklının içerisindeki çözümleme sürecine davet ediyor sizi. Sonra bir münzevi yazarın İstanbul’daki kayboluşunun öncesi ve sonrasında iz sürüyorsunuz onunla beraber. Sadece Haksızlık Yapabilen Adam’ın hikâyesiyle daha önceki öykülerin arasında geçen kahramanlarla karşılaşıyorsunuz.

Evren “Sizden bir şey saklıyormuş gibi biten öyküler güzeldir. Her şeyi söyler ama bir şey söylememiştir sanki,” diyor, yazının başında da bahsettiğim gibi kitabın kapağını kapatınca sizi bunca telaşenin içerisinde durmayı sevdiğiniz bir boşlukla baş başa bırakıyor.

Günümüz öykücülüğünün hem
içinde hem dışında bir yerde duruyor Süreyyya Evren, aynen anlattığı karakterler gibi. Kapı eşiğinden dünyaya bakarken kurduğu dünyadan okurlarına sessizce gülümsüyor adeta. Küçük insan öykülerinin arasında kayboluyor elbette öfkesi, yergisi ve başıbozukluğuyla. Aklın ve kalbin diğer tarafından insana seslendiği için olsa gerek yazdıklarını sevdiğiniz halde sahiplenemiyorsunuz çoğu zaman kahramanlarını, tanış olabiliyor ama hemdert olamıyorsunuz. Kim bilir günümüz edebiyatındaki bu kadar romantizmin ve küçük insan hikâyesinin arasında kendi içindeki öteki, kötü ve arsız olanların hikâyelerinin de kıymeti harbiyesi okunur bir gün bir yerlerde.                 •

Reklamlar