Varlık, Aralık 2015

sureyyyaevren

  • Önce özellikle Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması adlı kitabınızın ilk öykülerinde varlığını belirgin bir şekilde hissettiren distopik dünya düzeni hakkında konuşmak istiyorum. Kahramanlar onlara vaat edilen (veya dayatılan) özgürlük ve modernizmin hiç de insancıl olmayan şartlarında hayatta kalmaya ve direnmeye çalışırken ortaya absürt sahneler çıkıyor. Bu sahneler Brecht’in Hitler’in karşısına çıkardığı patatesi getiriyor akla. Günümüz için konuşursak sizin de bu öyküler aracılığıyla tarif etmeye çalıştığınız şey mizah gücü yüksek, absürt bir direniş biçimi mi?

Distopik bir dünyaya kendimi ve okuru alıştırma eğilimim olduğu doğru sanırım. Bu dünyaya alışık olanlar kahramanlardır. Bizim dünyamızın fenalıklarına benzeyen ama bizim dünyamızdakiyle bire bir örtüşmeyen fenalıklar içeriden ve dışarıdan onları sarar. Tabii, doğal olarak bu, öykü sanatına inandığımız ölçüde, kahramanların dünyasındaki fenalıkların içeriden ve dışarıdan bizi de sarması ihtimali demektir. Hayatta kalmak, direnmek ve bazen bir imza atmak, bir şeyleri değiştirmek, bir söz söylemek ister kahramanlar. Okurun kahramanlara yukarıdan bakmasını, kahramanların kendisinden güçsüz olduğunu düşünüp gevşemesini ve bu  boşluk anında kendi güçsüzlüğüyle karşılaşmasını hayal etmek lazım. Güç, yapmak için ne kadar iyiyse güçsüzlük de anlamak için o kadar iyidir.

Absürt sahnelere ve mizah gücü yüksek direniş öğesine dikkat çekerek sanırım şunu da demek istiyorsunuz: Matrak bir kitap bu! Benim için yeni bir şey olduğunu sanmıyorum bu öğenin ama son yıllarda daha bir öne çıktı sanki. Başbakanın Krallığı (2013) baştan aşağı hicivdi, Hiç Kimseyi İlgilendirmeyen Kişisel Bir Felaket (2013) ile Tercüman (2014) da bakınca ironi ile aralarını iyi tutmuşlar. Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’ndaki öykülerde de aynı hava sürüyor gibi.

İroninin bir işlevi de söylenecek ne varsa konuşmaya yaramasıdır. Sululuk olmadan. Yazarken sıklıkla kahramanlarımıza özgürlük dayatırız mesele gerçekten de bu durumun absürtlüğünü nasıl karşıladıklarındadır. İçselleştirebilirler. Distopik bir yanıt da verebilirler. İroni mesafedir, katmandır, ikincil emeğe davettir bazen de salt çalımdır, arkadan dolanmadır, tuzağa düşmemedir, o kapandaki peyniri yememedir. Kapandaki peynir çok iyi niyetli bir ideoloji de olabilir; çok iyi bir fikir, içli bir hikâye veya has edebiyat formülleri de olabilir.

  • Öykülerinizi okurken gerçekliğin parçalandığını hissediyor insan, sanki başka bir dünyanın gerçekliğiyle anlatıyorsunuz yaşananları. Karakter isimleri de bu algıyı pekiştiriyor: Siboney, Brunei Prensesi, Deli Petro, Tüy, Mana, Leo. Ve aniden bir garsona sorulan bir soru: “Hangi meze bizi gerçek kılar?”

Garip olan, ne kastettiğinizi anlıyorum. Çünkü bununla hep karşılaşıyorum, ilk kez duymuyorum. O başka dünyadan gerçekliğin dünyasını parçalayıp yeniden kuruyorum gibi görünüyor bazen. Gerçek meselesi sürekli peşimden gelen bir mesele. Gerçek nasıl kuruluyor? Nasıl parçalanıp tekrar kurulabilir? Gerçek nasıl kılınabilir, veya bir şey/birisi nasıl gerçek kılınabilir hayatta? Parçalanan gerçeklikte, tümden zeminsiz ortamlarda, paniğe kapılmadan düşünebiliyorum. Biraz alışkınım, sanki. Ve metni de alıştırma eğilimim var. Gerçek yok, panik de yok –yeniden kuruyoruz. Öyle bir noktaya kadar ki, bana tüm anlatı sapına kadar gerçekçi görünüyor ve neredeyse bir vakanüvis gibi yazmaya başlayabilir hale geliyorum.

  • Bahsettiğimiz bu “farklı dünya” anlatımı dile de yansıyor. Seçtiğiniz sözcüklerle sadece bu öykülere ait bir terminoloji oluşturmuş gibisiniz. Öyküleri okudukça bazı kelimeler kitaptaki anlamlarıyla yeniden giriyorlar sözlüğümüze. Öykücülükte “yeni bir dil oluşturma” konusunda ne düşünüyorsunuz?

Mevcut kelimelerin yeni anlamlar kazanması hissini kurulan yeni bağlamlara bağlayabilir miyiz? Yukarıdaki “gerçek” ile ilgili soruyla ilişkili sanki bu da. İnanmakla da alakası var. İnsanlara, duygulara ve yalanlara inanmayı seviyorum; öyküler de bu inancı taşıyor olabilir. Demek istediğim şu: Öykü yazarken gerçek kılınan yeni gerçeğin gerçekliğine inanırsanız ve bu inanç söz konusu gerçekliğin tümden yalan olması ihtimalinden de hiç rahatsız olmayacak, bu ihtimalden hiç paniğe kapılmayacak bir inanç olursa, bir dizi yeni uzlaşma devrede demektir, yani yeni anlamlar kazanmış sözcükler. Tıpta dedikleri gibi: İnanarak alınan her ilacın bir şansı vardır.

  • 301. maddeye burun kıvırmak için Taksim meydanında bekleyen Orlando, gözaltına alınan arkadaşlar, Güneydoğu’ya giden yolda yazılmak istenen haikular… Öyküleri okurken karakterlerin bunalımları, sanrıları, özlemleri arasında sürükleniyoruz. Politik ilişkileri ve toplumsal olayları bireye ve onun gündelik yaşantısına indirgeyerek buradan hareketle bir anlatım oluşturduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Bu benim politikanın neliğine dair anlayışımla kuşkusuz bağlantılı gibi görünüyor. Benim için politika, devlet iktidarının ana odak olarak merkezde yer aldığı bir şey değil. Anarşizmden, feminizmden, 60’ların 90’lara sıçrayan esininden, gündelik olanın politikliğinden, politikanın politika alanından bütün hayata taştığını kabul etmekten geliyorum. Benim için komünist bir partinin büyük kavgalarla bölünmesi ve iki yeni komünist partinin kurulması bir üçüncü sayfa olayıdır, üçüncü sayfalık bir haberdir; ama bir grup insanın bisikletlerle geceleri evsizlere çorba dağıtma girişimlerini ve bu sırada çorbalarının soğumasını ve ısıtacak yer aramalarını manşetten verilecek önemli bir politik olay olarak görürüm.

  • “Dört Adımda Bir Gözaltı” ve “Aksaray Burası mı?” öykülerinde kahramanların özgürlük ve kurtuluş adına çıktığı yolculuklar benzer mekânlarda sonlanıyor: karanlık, pis, nemli bir yeraltı. Buradaki vurguyu biraz açar mısınız?

“Aksaray Burası mı?”nın son tümcesindeki bölünme ilgimi çekiyor. Benim özgürlüğüm, Kerko’nun özgürlüğü, benim kafamın arkasındaki sızı, Kerko’nun kafasının arkasındaki sızı. Özgürlüğe giden geçidin darlığı. Geri dönüş olmaması. Tuvalet/bok deliği görüntüsü ama kaka izine rastlanmaması. Kişinin kendisini geçitte sıkıştırma eğilimi. Arkadan bir müdahale gerekmesi ve bu müdahalenin biraz tekme tadı da taşıyabilecek olması. Alınan yardımların süregiden sızısı. Ve süregiden sızılardaki özgürlük.  Ben hiç özgürlük yanlısı olmadım; her zaman özgürlükle ne yapacağımızı konuşmak, araştırmak daha çok ilgimi çekti. “Özgürlük ile nasıl?” sorusu hep “özgürlük nasıl?” sorusundan daha çok merak uyandırdı.

  • Öykülerinizde anlatıcının ve karakterlerin hep bir çatışma içinde olduğunu görüyoruz. Bir sözü daha söylemeden o sözü düşünüp değersizleştirme, bir ânı yaşamadan o anın gereksiz sayılması… Sevişme sözcüğünün içi boşken boşalma tüm öykülerde önemli bir yer tutuyor gibi…

Bir önceki soruyla bağlayayım: Özgürlük, sevişme, bunlar benim kutsal sözcüklerim değil. Bunlar genelde hayatı değil aracıları yücelten sözler. Erotizm sözgelimi, eylemi değil anlatıcıyı yüceltir, aracılara oynar; sürekli aracı kurumlar, yani erotizmi anlatan, cisimleştiren, temsil eden sanatçılar, reklamcılar, imalatçılar, şairler yücelir –sevişmenin kendisi değil. Sevişme yüceldikçe sevişmek güçleşir ama sevişmeyi yücelten kârlı çıkar. İnternet çağında, iletişimin tümden merkezi olmayıp çok daha ağsal gerçekleştiği, bilginin çok daha fazla aşağıdan şebekelerle dolaşabildiği günlerde, erotik enerjinin aracılığını yönetmeye talip reklam endüstrisi, eğlence endüstrisi, kültür endüstrisi, sinemacılar, şairler, metin yazarları ve diğerleri sevişme söylemleri üzerindeki iktidarlarını paylaşmak durumunda kalıyorlar ve kızgınlar. Bugün daha az dolayım, daha fazla çeşitlilik, daha fazla deneyim, daha fazla marj, özetle daha fazla özne görülüyor “sevişmeler evreni”nde. Boşalma olduğu kadar boşalmama da var öykülerde, ve hem boşalmaların hem de boşalmamaların içi an ile dolu –söylemle ve iktidar talebiyle değil. O yüzden ısrarla “Şu An”a yoğunlaşıyorum. Bir Avuç Adalet’te (2013) de derdim büyük ölçüde buydu. Evet, galiba sevişme sözcüğünün içi boşluğu öykülerde böyle tınlıyor: Söylemlerin hâkimiyeti ve iktidar talepleri olarak.

  • Öykülerinizin geneline yayılan mizah, nereden çıkacağı belli olmayan sözcükler ve hatta öykü sonunda öyküde daha önce hiç adı geçmemiş isimler okuruyla oyun halinde bir yazarı getiriyor akla. Yaşarken ve yazarken mizahla nasıl bir bağınız oldu?

Öykü sonunda karşımıza çıkan, öyküde daha önce hiç adı geçmemiş isimler, öykü formunun kendisiyle de ilgililer. Açık uçluluk adına da ordalar. Formu kapanırken açılan öyküler bahsi oradaki. Ayrıca bazı isimlerin cinsiyeti belirsiz, queer tutulmuş isimler, ama bazen de cinsiyetler belli ama ilişki queer. Hikâyenin kapandığı yerde başka hikâyelerle kesişmeleri de demek bu son sözler. Mizah benim için önemli. Ortaokuldayken kitapçıya kendim gidip ilk aldığım kitap Freud’un Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri kitabıydı. Ve başlıktaki “bilinçdışı” ifadesi değil de “espri” ifadesiydi derdim. Kitap, hâlâ da kitaplığımda durur…

  • Bir kaplumbağanın onca yavaşlığına rağmen sincabın boynunu ısırmasındaki tuhaflık, bu beklenmedik olay sonucunda oluşan tepki kitabın bütününde nasıl bir karşılık buluyor sizce?

Benim için çok önemli bir öykü Bir Kaplumbağının Bir Sincabın Boynunu Isırması öyküsü. Orada bir “tuhaflık” varsa, bu “tuhaf etki” kitabın bütününde de olabilir, başka metinlerde de olabilir, şu anda dilimin ucunda da olabilir. Dilenci olmamasına karşın çaresizlikten dilenen birinin dilencilerden korkması gibi kimi figürlerden korkarım bazen. Böyle durumlarda gözlerimin ne kadar hassas olduğunu anımsıyor ve yeşil güneş gözlüklerimi takıyorum. Bu da “tuhaflığın” bulduğu bir karşılık olabilir…

  • Son olarak, Ocak 1991’de Yaşar Nabi Nayır Varlık Dergisi 1000. Sayı Gençlik Özülleri’nde Öykü Başarı Ödülü’ne değer görülerek edebiyat dünyasına girdiğiniz arka kapakta belirtiliyor. O sayıda yayımlanan öyküden bu kitaba giden yol hakkında ne söylersiniz…

Bu kitabın Varlık Yayınları’ndan çıkmış olması beni özellikle mutlu ediyor. Tam 25 yıl önce bugünlerde, 18 yaşında bir öykü yazarı olarak, Varlık’tan bir ödül almış olmak benim edebiyat dünyasına girişim olmuştu. Sadece edebiyat dünyası da demeyelim, genel olarak yazı dünyasına girişti benim için. Bu süreklilik de, bir dairenin bu şekilde kapanması ve yeni dairelere doğru uç vermesi de hoşuma gidiyor. 25 yıl sonra, Varlık hâlâ hayatta, hâlâ yeni genç kalemlerin edebiyata giriş yapmalarına önayak olan kritik bir kanal, ben hâlâ öykü yazıyorum, ve ilk kez Varlık’tan bir öykü kitabım çıkıyor. Öyküde verilen randevuya öyküyle gitmek gibi. Elinde bir kâse çilekle, yirmi beş yıl sonra…

Bir de ne geldi aklıma, o sayıda, Varlık dergisinin ödülleri açıkladığı sayıyı kastediyorum, ödülü veren jüri üyelerinin genç öykücüler hakkında kısa değerlendirmeleri de yer alıyordu, ve Sulhi Dölek benim öyküler hakkında yazmıştı. Mizahla bir uzak bağ daha belki…      •

Reklamlar