Varlık dergisi geçen ay Geor­ge Orwell’ın 1984 isimli çok iyi bilinen romanına dayanarak değişen zaman algısını dosya ko­nusu yapmıştı. Dosyayı oluşturan ya­zılar, zamanın denetim altına alın­masından yola çıkarken, bilginin üretim biçiminin denetlenmesinin günümüzün önemli olgularından birine yeniden dönüştüğünün al­tını da çiziyordu. Bu ayki dosyamız “Post-Gerçek: Yeni Bir Kav­ram, Yeni Bir Dünya”da farklı yazarlarla kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Post-truth” bildiğiniz gibi 2016’da Oxford Sözlük tarafından yılın kelime­si seçildi; dosyamızda bu kavramı günümüz Türkiye’sinin siyasi olaylarıyla birlikte ele alarak ayrıntılı bir şekilde inceliyoruz. Politikacıların yalanı, ma­nipülasyonu, dezenformasyonu sürekli kullandığı, yalan haberlerin her tür­lü yayın organında ve özellikle sosyal medyada hızlıca yayıldığı, gerçekliğin sosyo-politik alanda önemini yitirdiği bir döneme girdik. İnanıyoruz ki dos­yamız bu yeni dönemi daha iyi anlamamızı sağlayacak çözümlemeler ve bil­giler sunuyor okurlarımıza.

Nilgün Tutal’ın “Post-gerçek: Şeytanla İmza­lanan Yeni Sözleşme” adlı yazısında totaliter rejimlerde ger­çeğin statüsü, ünlü performans sanatçısı Sonja İvekoviç’in 1979 yılında Zagrep’de gerçekleştirdi­ği Tito rejiminin gerçek karşısın­da takındığı baskıcı tutumu ele alan Triangle (Üçgen) isimli eseri incelenerek tartışılıyor. Yazı post-gerçek kavramını 1992 yılında ilk defa kullanan ünlü roman ve se­naryo yazarı Steve Tesich’in demokratik toplumlarda gerçek kavrayışının nasıl bir dönüşüm ge­çirdiğine dair düşünceleri üzerin­den ilerliyor; totaliter rejimlerde gerçeğin ifşasının yarattığı altüst oluşların, demokratik/otoriter re­jimlerin temel karakteristiğine dö­nüşen politik ve medyatik post-gerçeklik yüzünden ne dünyada ne de Türkiye’de gündem dışında kal­masının nedenlerini açıklıyor.

Söz konusu nedenlerin çetre­filliği Sarphan Uzunoğlu’nun “Keyes’in Gözünden Post-gerçek: Görmezden Gelinen Ya­lanlar Çağı” başlıklı yazısında, Ralp Keyes’in post-gerçek çağ ve toplum tartışmalarının ikinci temel kay­nağı olan The Post-Truth Era: Dis­honesty and Deception in Contemporary Life isimli kitabından yola çıkılarak açıklanıyor. Yazı Keyes’in post-gerçek toplum hakkındaki düşüncelerini hem serimliyor hem de tartışıyor. Bu esere dayanarak, insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan yalanın günümüzde hiçbir ahlaki kaygıya yol açmadan alenen nasıl söylenebildiğine ışık tutuyor. Politik ve medyatik post-gerçeklik yüzünden ortaya çıkan dürüstlü­ğün çöküşüne ve yalanın yükselişi­ne karşı mücadele etme yollarının neler olabileceğine dair ipuçlarına da yazıda yer veriliyor.

Orhan Şener’in “Post-gerçek Dönem: Sebepler ve Sonuçlar” başlıklı yazısı, post-gerçek konusundaki tartışmaları enformasyon çağının temel nite­likleri bağlamında tartışıyor. Sos­yal medyanın kullanıcılarını sa­dece kendi dünya görüşlerine açık platformlarda bir araya ge­tiren farklılığı dışlayıcı yapısı­nın gerçekliğin önemsizleşmesi­ne yol açtığına işaret ediyor. Yazı post-gerçek döneme neden olan üç etkeni; yani post-modern top­lum kuramlarının Aydınlanma geleneğini yerinden ederek bilgi­nin ve gerçeğin statüsünü göre­celeştirmesini; demokrasiye karşı duyulan güvenin sarsılmasını; ne­oliberal düzenin Silikon Vadisi ile ortak buluşu olan platform kapi­talizminin kâr elde edebilmek için enformasyonel alanı egemenliği altına almasını sırasıyla ele alıyor. Filtre balonu, eko-odaları ve bot gibi elektronik çağın gerçeği ye­rinden eden teknik hilelerini sa­hih bir şekilde gözler önüne seri­yor.

Korkmaz Alemdar’ın “Yalan Dünya!” başlıklı me­tni, post-gerçek toplum, çağ ya da düzen tartışmasını Türkiye bağla­mına taşırken, gerçeğin yerinden edilmesinin gazetecilik mesleğini içine düşürdüğü yeni çıkmazlara dikkat çekiyor. Amerika menşe­li post-gerçek çağ kavramının ba­sının özgürlüğünün, kamuoyunu aydınlatmasının, iktidarı denetle­mesinin gökkubbede hoş bir seda­ya dönüşmüş olmasının yeni adı olduğunu vurguluyor. Yazı Varlık okuruna Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi adlı romanının kahramanı gazeteci Ahmet Kerim’e söylettiği “Amme efkârı bunların birinde ha­kikat ihtiyacını, diğerinde aşk ihti­yacını tatmin ettiğine inanır. Hal­buki fahişenin verdiği aşk ne kadar samimi ise gazetecinin söylediği hakikat de o derece doğrudur” söz­lerini anımsatıyor. Ve Yakup Kad­ri bugün yaşasaydı, yalan dolan (post-gerçek) gazeteciliğinin re­vaçta olduğunu fark edip, bedenini satan fahişeye onu gazeteciyle kar­şılaştırarak yaptığı haksızlığı kabul ederdi, diyor.

“Sahtenin ‘S’si” başlıklı, Aydın Çam imzalı son ya­zı post-gerçek çağ tartışmalarını güncel açılımlarının ötesine geçe­rek sinema alanına taşıyor. Orson Welles’in, 1973’te gerçekleştirdiği, iç içe geçen bir dizi sahtekârı ve onların öyküsünü içeren Vérités et Mensonges (Gerçekler ve Yalan­lar) ya da yaygın olarak F for Fa­ke (Sahtenin “S”si) adıyla bilinen belgeselini ele alıyor. Medyatik ve akademik ilginin merkezine hızla yerleşen post-gerçek tartışmalarına sinemadan bir örnekle değinen ya­zı, bize hakikat ve yalana dair çok şey söyleyebileceği vaadini taşıyor. Neyin hakiki, neyin sahte oldu­ğuna karar vermenin giderek ola­naksızlaştığı bir dönemde, sahte­nin –ve de yalanın– işlevlerine dair farklı biçimlerde düşünmemizin yolunu da açıyor.

(Bu metin Nilgün Tutal’ın dosya giriş yazısından derlenmiştir.)

Reklamlar