Dosyanın Aydın Çam imzalı ilk yazısı “Dayak”, animasyonlar­daki dişil yüzlerin günümüzdeki durumunu ele alan diğer yazılara bir giriş niteliği taşımakta. Çam’a göre büyük ustaları istisna kabul edecek olursak, canlandırma sine­masının, animasyonun ya da çizgi filmin genel anlatı yapısı, ele aldı­ğı temalar ve öykülediği karakter­ler ana-akım kurmaca filmlerle ko­şutluk içindedir. Çam yazısında tıpkı kurmaca sinemanın kendisi gibi, canlandırma sinemasının da öznenin kendini konumlandıra­cağı tektipleşmiş ve rutine dönüş­müş bir dünya tasavvurunun biliş­sel haritalarını oluşturduğunu öne sürüyor. Hollwood yapımı animas­yonlar ile Türkiye menşeli animas­yonlara toplumsal cinsiyete dair bi­lişsel haritaları nasıl inşa ettiklerini çözümlemek için yakından bakı­yor.

“Yerel Masalların Hollywood Yüzü: Disney Animasyonlarında Sözde-özgür Yeni Prenses Figür­leri” başlıklı yazısında Cemre Yıl­maz, toplumsal cinsiyetin değişen ama bir şekilde de egemen erkek düzenini yeniden inşa eden son dönem filmlerini daha özgül ör­nekleriyle çözümlüyor. Yılmaz’a göre Disney’in ürettiği animas­yonlar geçmişten farklı olarak er­gen genç kızların yaşamlarını ko­nu ediyor. Yılmaz bu dönüşümün aldığı biçimi, Walt Disney Stüdyo­ları’nın ürettiği ve gişe rekorları kı­ran, kahramanı kadın olan filmleri ele alarak göstermeyi deniyor.

Hollywood ve Türkiye sinema­sının animasyonlarında kadınlık ve erkeklik rolleri geleneksel kodlarla yeniden üretilirken, bunların karşı­sında farklı dişil bir evrenin var ola­bileceğini göstermek üzere Nilgün Tutal, “Hayao Miyazaki’nin Di­şil Evreni” başlıklı yazısında ünlü animasyon ustası Japon yönetmen Hayou Miyazaki’nin filmlerini ve filmlerinde kahramanlaştırdı­ğı genç/ergen kızların hikâyelerini nasıl kurguladığını ele alıyor. Tu­tal, Miyazaki’nin filmlerinin var olan cinsiyetçi ve doğa düşmanı modern sisteme karşı sanatsal/kül­türel bir direniş olarak okunabile­ceğini savunuyor. Yazısında Kiki Küçük Cadı (1989) filminin üstün­de, filmde cadılığın tarihsel olarak toplumu tehdit eden bir yabanıllık olarak inşa edilmesini tersine çevi­ren bir hikâyenin anlatılması nede­niyle biraz daha fazla duruyor.

Dosyanın son yazısı Rahmi Öğdül’ün “Sünger Bob Üzeri­ne Aykırı Düşünceler” başlıklı ya­zısı. Dosyanın ilk üç yazısı ani­masyon filmlerindeki genç/ergen kızların temsilini feminist bakış açısından ele alıyor. Öğdül’ün ya­zısı ise ilk üç yazının açtığı patika­lardan geçerek yolculuğun yönü­nü Sünger Bob ve arkadaşlarının yaşadığı Bikini Bottom’a çeviriyor. Öğdül toplumsal cinsiyet tartışma­larına Gilles Deleuze ile Judit But­ler’ın düşün dünyasından esinle­nerek yeni açılımlar kazandırıyor. Sünger Bob’un geçirgen ve akışkan bedeninin akışkanlıkları artık yok edilmiş bedenlere söyleyecek sö­zü olduğunu belirtiyor. Cinsiyetsiz olduğu ölçüde queer sayılabilecek Sünger Bob’un kendini yeni akış­lara ve karşılaşmalara teslim etme­sinin açacağı yeni toplumsal olu­şumlara dikkati çekiyor. Tüketim toplumunun sürekli tatmin etme­ye çalıştığı haz ile arzu arasındaki farkı açıkça göstererek, bizi geçi­ci hazlardan vazgeçip Deleuze’ün lügatinde önemli bir yeri olan “ar­zu devrimi”ne katılmaya çağırıyor.

Çağrıya kulak verebileceklere iyi okumalar.

(Nilgün Tutal’ın dosya giriş yazısından)