Varlık dergisinin Mart sayısının dosya konusu kentsel ve kültürel dönüşümdü. Kimi güncel gelişmeler ışığında kentin küresel, ulusal ve yerel iktidarın iradesine boyun eğişini tartışmıştık. Nisan sayımızda kentin iktidar üreten mekânlarından çıkıp, iktidarın bakışından tekinsiz addedilen sokaklara odaklanmış, hem sokak sanatına, sokağın sesine ve sanatçısına hem de sokağın eril katılığının eleştirisine yer vermiştik. Mayıs sayımızda da kent ve kültür temasıyla devam ediyoruz, mekânın ve yerelliğin müzikle yeniden inşasına, kimlik kazanmasına odaklanıyoruz. Postmodern çağın kentleri, küreselleşen kültür ile bir yandan dünyaya açılıyor. Diğer yandan aynı açılım, kendi kültürü üstüne kapanma dalgası yaratıyor. Bu dosyada bu açılma ve kapanmayı farklı açılardan ele almaya çalıştık.

Dosyanın ilk yazısı “İstanbul’da Klasik Müzik”. İstanbul’un sadece sokak sanatına değil tüm türleriyle sanata kucak açmış ve açan bir kent olduğu bilgisiyle, Nilgün Tutal ve Ege Ülgen geçen sayıda sokak müzisyenleriyle yaptıkları sohbeti klasik müzik sanatçılarıyla sürdürüyorlar: İstanbul’da doğup büyümüş CRR Caz Orkestrası Şefi Dr. Nail Yazıcıoğlu ve 2000 yılından bu yana İstanbul’da yaşayan Azerbaycanlı değerli piyanist İslam Manafov ilginç gözlem ve deneyimlerini paylaşıyorlar.

İstanbul’un klasik müzik üstünden Batı ile kurduğu bağın zamanımızın kimliksel veya kültürel diyebileceğimiz kapanmayla bir yerlilik arayışına nasıl sahne olduğunu Ceren Acun “İstanbul’un Musiki Kimliği” başlıklı yazısında ele alıyor. Acun soruyor: İktidar kendi ideolojisini kent mekânına müzikle nasıl yayar? Kamusal mekân müzikle nasıl kimlik sahibi kılınır? Bu iki soruyu İstanbul’un sekülerleşmesi ve muhafazakârlaşması deneyimine odaklanarak yanıtlamaya çalışıyor.

Acun’un mekânının politikleştirilmesini ele aldığı yazısının ardından Zeynep Işıl Işık Dursun mekânın sınıfsal ve kimliksel yapısını “Çankaya’nın İşitsel Dokusu” başlığı altında inceliyor. Işık Dursun bize Ankara’nın Çankaya ilçesinin parklarında ve caddelerinde dolaşırken edindiği izlenimleri aktarıyor. Çankaya’nın farklı yerlerinde icra edilen müzik seslerine kulak kabartırken, kentin işitsel dokusuna ve mekânların kimliğini ele veren kültür politikasına da değiniyor.

İncilay Cangöz “Şehrin Öteki Yüzü veya Tangonun Doğuşu” başlıklı yazısında Batı’nın sömürgeci tarihine de değinerek tango ve kent ilişkini tartışıyor. 16. yüzyılda İspanyollar tarafında kurulan Buenos Aires kentinde ortaya çıkan tangonun 19. yüzyılda İstanbul’a nasıl ulaştığını, küreselleşen kültürle birlikte günümüzde kent sakinlerinin boş zaman etkinliğine nasıl dönüştüğünü aktarıyor.

“Vals, Tango Derken…” başlıklı yazısında Korkmaz Alemdar ise, kültürel dönüşüm politikalarında egemen (Batı) kültür modelinin etkisine değiniyor. Falih Rıfkı Atay ve Müşerref Hekimoğlu’nun İstanbul ve Ankara’da Cumhuriyet’in ilk yıllarında prestij kazanan tango, vals ve zeybek zamanına dair gözlemlerini aktarıyor.

Gelecek sayıda kent ve çok-kültürlülüğü ele alarak, kent dizimizi kapatmayı umuyoruz.

Reklamlar