Vahram Balıkçıyan’ın 1951’de “Jamanak” gazetesinde Türk sinemasının ilk gayri Müslim primadonnalarından Rozali Benliyan hakkında yazdığı dört makalesini Burak Süme ilk kez Türkçeye çevirdi. Varlık dergisinin Eylül 2019 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum bırakın

Rozali Benliyan

1961 yılında Nurullah Tilgen, imtiyaz sahibi olduğu San’at Dünyası dergisinde tekrar tiyatro ve sinemanın ilklerine dair Vahram Balıkçıyan’la bir röportaj yapar.

Nurullah Tilgen’in kimi belirsizlikleri ön plana çıkartarak, çelişkileri görünür hale getirmeye çalıştığı bu röportajı derginin 132.ve 133. sayılarında “Türkiye’de İlk Film 1912 Yılında Çevrilmiştir” manşetiyle çıkar. Bu röportajdan kısa bir süre sonra 16 Aralık 1962’de hayatını kaybeden (Tilgen,1962:S142) Balıkçıyan’ın, Tilgen’le olan tahlillerinde mevcut filmlerin isimlerini vermekten kaçınıp, sadece “İngilizlerin çektikleri” diye bahsetmesi ve filmlerin oyuncusu olan Rozali Benliyan’ın adını ve kimliğini saklayıp, sadece onu “primadonna” sıfatıyla tanıtması, merak uyandırıcıdır.

Yıllar sonra Jamanak gazetesindeki bu sır dolu makaleleri günışığına çıkartabilmek adına, gazetenin 1910 ve 1962 yılları arasındaki tüm ciltlerini inceledim. 1951 yılı sayılarında var olan dört ayrı makalesine ulaştım. Anlatımında Türkiye’de Börekçi Kızı ve Besa adını taşıyan ilk filmler 1912 yılında çekilmiş, başrollerinde Türk sinemasının ilk gayri Müslim primadonnalarından olan Rozali Benliyan oynamıştır. Türk sinemasının otoritesi sayılacak kaynaklarında bile adına rastlanmamış bu filmler, günümüzde yeni bir araştırmanın daha kapısını aralar.

Varlık dergisinin Eylül 2019 sayısının dosya konusu: “Güncel Sanatın Günlük Hayatla İlişkisi”

Yorum bırakın

Eylül sayımızın dosya konusu, “Güncel Sanatın Günlük Hayatla İlişkisi”. Çağrışımı bol bir başlık bu; biz –ileride başka tartışmalarla konunun zenginleştirilmesi ümidiyle– meselenin kökeniyle, kavramsal altyapısıyla ilgilendik daha çok.

Yazarlarımızdan Kumru Eren, “Şimdi’nin en temel krizi, geçiciliği nedeniyle yakalanamaz oluşudur,” diyor ve sanatın “bu yakalama eylemi için bir enstrüman, şimdinin krizine bir çözüm” olup olmayacağını sorguluyor.

Barış Acar terimlerin arkasında hangi mekanizmaların yattığına odaklanarak janr resminin “yüce”yi yerinden etmediğini, günlük hayatı yücelttiğini, diğer bir deyişle, yücenin yer değiştirdiğini ileri sürüyor ve ekliyor: “Avangardizmin peşine düştüğü reel politikadan, felsefeden, sosyolojik tavırdan mesafeleri güncel sanatçıları özerklik yanılsamasından kurtarmıştır belki, ama ürkütücü bir biçimde ‘yönetimsellik’te ifade bulan biyopolitik mekanizmaları yenilemeye sürüklemiştir. Herkes ondan nefret ettiğini söylese de bütün güncel sanatçıların gönlünde bir Damien Hirst yatar. Dolayısıyla güncel sanat kendi semptomu tarafından yutulmaya hazırdır. Stratejisinin dışında tutmaya özen gösterdiği ve bu yüzden de hasretle uzandığı kategori ‘belirlenme’dir. Bu belirlenmenin koşulu ise ‘network’ün kendisidir. Buradan yola çıkarak öne sürebiliriz ki, içinde devindiği ‘network’ güncel sanatın ‘yüce’sidir.”

Ali Akay ve Yalın Alpay söyleşisinde Alpay, hazır nesnenin dahi zekice bir buluşla sanat yapıtına dönüşebildiği Duchamp sonrası dönemde kavramsal bir bulanıklık yaşandığını dile getiriyor, Akay ise Duchamp’ın retinayı devreden çıkardığını, bu sayede bizi sanatın özüne döndürdüğünü savunuyor. Akay ve Alpay söyleşilerinin sonunda günümüzde seyahatlerle, ünlü markaların tasarımlarıyla, galeriler ve fuarlarla yeniden biçimlenen ve dünyayı biçimlendiren sanata odaklanıyorlar.

Dosyanın son yazısında Dilan Deniz, “Günlük hayatımız sanat kadar zengin ve heyecan verici olabilir mi?” diye soruyor ve “sanatın hâlâ yoğun, deneysel, yabancılaşmamış bir deneyim alanı olduğunu” hatırlatıyor. Psişik bir yolculuk olarak da okunabilecek dérive kavramından yola çıkan Deniz, sitüasyonistlerin şehri yeniden haritalandıran psikocoğrafyasını inceliyor ve böylelikle güncel sanatın politik kökenine dair bir göndermede bulunuyor.

İyi okumalar.

Mehmet Erte

Varlık’ta Bu Ay (Eylül 2019)

Yorum bırakın

Dosya: “Güncel Sanatın Günlük Hayatla İlişkisi”  − Kumru Eren, Barış Acar, Ali Akay, Yalın Alpay, Dilan Deniz

Kültür Gündemi: “Çalı Köy Filmleri Festivali” − Dilan Deniz, Ömer Bora, Emre Karagöz, İzzet Boğa, Güney Özkılınç, Ahmet Sungur, Meltem Öztürk, Metin Yeğin, Tarık Aktaş, Onur Ünlü, Hazal Okumuş

Yazı: Vahram Balıkçıyan’ın “Jamanak” Gazetesinden İlk Kez Türkçeye Çevrilen Makaleleri (Hazırlayan ve Çeviren: Burak Süme) − Üç Roman Üç Konak: Türk, Fransız ve Rus Romanında Kültürel Patronaj (Atakan Yavuz) − Köy Enstitüleri veya Yarım Kalmış Bir Ütopya İçin Yardımcı Ders Notları (İbrahim Yıldırım) − “Beni hayal değil hayat alakadar ediyor”: Suat Derviş’in Başkaldıran Kadınları (Hande Balkız) − Yitik Bir Dünyadan Örselenmiş Ruhlar: Toni Morrison’un Sevilen Romanında ‘Parçalanmışlık’ Duygusu (Raşel Rakella Asal) − Ylva Snöfrid ile Söyleşi (Zeynep Şen) − Nâzım Hikmet’i “Makinalaşmak” Üzerinden Okumak (Sabit Kemal Bayıldıran) − Yeni Şiirler Arasında (Şeref Bilsel) − Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak) 

Öykü: Aslı Akarsakarya, Alper Beşe, Oğuz Dinç, Ayşe Özkan

Şiir: Ahmet Telli, Sina Akyol, Tozan Alkan, Efe Duyan, Mehmet Özkan Şüküran, Murat Gil, Hasan Duymuş, Senem Keskin, Mustafa Nurkan, Ayda Canbaz

Desen: Melike Kılıç

Varlık Kitaplığı: Hüseyin Köse ile “Ziyan Balkonu” Üzerine Söyleşi (İdil Gökber) – “Çarpık Dünya” – Vladimir Nabokov (Nisan Çiğdem) – “Tony Veitch Belgeleri” – William McIlvanney (Tolga Aras) − Zafer Zorlu ile “Oğul Sırtlanı” Üzerine Söyleşi (Cenk Gündoğdu) – “Hasır Lokantası” – Hüseyin Peker (Beytullah Kılıç) – “Mavi Kitap” – Hazırlayan: Adil İzci (Mukadder Özgeç) – “Viking Mitleri” – Snorri Sturluson (Yaşar Öztürk) − İbrahim Tığ ile “Devrek Türküleri” Üzerine Söyleşi (Çetin Çağlayan) − Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık bu ay da Yeni Şiirler / Öyküler Arasında, Şiir Günlüğü köşeleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

Gültekin Emre “Şiir Günlüğü”nü Varlık dergisinde yayımlamaya devam ediyor.

Yorum bırakın

 

Cemal Süreya, hastanedeki eşi Zuhal Hanım’a (Memo’nun annesi) mektuplar yazar. Yıl 1972. Onüç Günün Mektupları (1990) sevilen kadına yazılan farklı, içten, şiir yüklü mektuplar. Mektupların birinde Cemal Süreya “Onlar İçin Minibüs Şarkıları” şiirini hastanedeki eşi Zuhal Hanım’a götüreceğine değinir. Bu şiir için, “Değişik bir şiir,” dedikten sonra “Düzyazıdan korkmayan, düzyazıdan yazarlanan bir şiir” de der. Buradaki “yazarlanan” da bir dizgi yanlışı var gibi, “yararlanan” olacak sanki. Ama öyle değil, çünkü Cemal Süreya’nın elyazısı mektubunda da “yazarlanan” diye geçiyor. “Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir”de bir şey daha diyor “düzyazı”ya ilişkin: “-Ağır ol Bay Düzyazı,/ Sen ancak uçağa binebilirsin!” Düzyazının kalantorluğunu mu imliyor acaba burada? Bir başka mektubunda da “Benim o son şiir büyük yankılar uyandırmış,” diye yazar. “Günlerce üstünde tartışılmış. Kimileri çok önemserken, kimileri ‘hadi canım sende’ gibisinden lâflar etmişler.” Şiir öyledir, beğenenlerin yanında “hadi canım sen de” diyenler de olur!

Ümit Yıldırım, Orhan Göksel’in “Beyhude Kan” adlı şiir kitabı üzerine yazdı. Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında.

Yorum bırakın

‘Dergâhı olmayan münzevi, hayattan müstafi’ bir öznenin kendine ve çevresine ‘hayret’le bakışının şiirini kurar Orhan Göksel. “İnsan birdir lâkin tek değil/ Sevgili, dost, ilahi bir kelime/ Toprağı kokla kendini sevindir/ Tektaştan başka ne geçecek eline” dizelerindeki “tektaş” sözcüğünün anlamı çatallanırken (yüzük ve mezar taşı), ‘bu dünyada insanın insan olmaktan başka sorumluluğu yoktur’ özlü sözü anımsatılır.

Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında Selami Şimşek, Nisa Leyla’nın “Hayal Divan” adlı şiir kitabını inceliyor.

Yorum bırakın

Gökyüzünün sonsuzluğa sürgün edilmesi, ne büyük hayal! Ya doğruysa bu olasılık, iyi ki şairin elinde böyle bir güç yok! Yine de; bir kez düşünmüş olması yeterli şimdilik. İç dünyamızın derinliğini yansıtır bu. Sen bunları özümsemeye çalışırken, karışıp giderken bir avuç ışığa; birdenbire: “kalbimizi çapalamak için gelmedik dünyaya/ sakin ol, dostuz/ ses çıkaran değil/ ses vermeyen toplumlar için varız’’ serzenişiyle çekidüzen verdiriyor

insana Nisa Leyla.

Semih Çelenk “Rüzgâr Bilgisi” adlı son şiir kitabı üzerine Duygu Kankaytsın’ın sorularını yanıtlıyor. Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında.

Yorum bırakın

Rüzgâr Bilgisi son 6-7 yıl içinde yazılmış ya da tamamlanmış şiirlerden oluşuyor. Bu da benim şehir hayatının dışına çıkıp bir köyde yaşamaya başladığım tarihlere denk gelmekte. Bu şiirlerin arka planını Karaburun yarımadasının taşı toprağı, doğası, tarihi belirliyor. Kentten kaçan bir insanın tekrar taşı toprağı, ağacı, denizi, sisi, tabiatı, börtü böceği, kuşları keşfetmesi belki de. Köke, arkaik olana inme, yalınlaşma isteği de var. Örneğin şimdilerde üçüncü sezonunu bitiren türkü müzikali Gelin Tanış Olalım da bu süreçte yazdığım bir oyun.

Mine Özgüzel, “Edebiyat Terapi” adlı çalışması üzerine Beyza Selen Çavuş’un sorularını yanıtlıyor. Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında.

Yorum bırakın

 

Mevsim Yenice “Bilinmeyen Sular” adlı ikinci öykü kitabı üzerine Münire Çalışkan Tuğ’un sorularını yanıtlıyor.

Yorum bırakın

Yazmak hem kendim hem de hayat hakkında iz bulmaya çalışmak, kurcalamak, bozmak tekrar yapmaya uğraşmak çabası gibi geliyor bana biraz. Neden yazdığımı pek düşünmeden yazıyorum bu nedenle, bilinmeyen sulara salıveriyorum kendimi.

Dimitris Sotakis’in “Romanyalıyı Yiyen Yamyam” adlı romanı üzerine Mehmet Atilla yazdı. Varlık dergisinin Ağustos 2019 sayısında.

Yorum bırakın

İlk anda saplantılı bir tutkunun anlatısı gibi başlayan roman, sayfalar ilerledikçe nitelik değiştiriyor ve modern insanın varoluşsal çelişkilerini irdeleyen simgesel bir yapıya bürünüyor. Olay örgüsü de bu anlayışa koşut olarak ilerliyor. Denize kıyısı olan kentlerden birinde yaşamakta olan, ekonomik gücü yüksek, ama “gerçekte tek bir arkadaşı bile” (s.21) olmayan Zerin’in Romanya’ya ve Romanyalılara saplantı derecesindeki tutkusu, metnin ivme kazanmasını sağlayan ilk etken.

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: