“Edgar Allan Poe, Sait Faik ve Pandemi” başlıklı yazısıyla Deniz Özbeyli, Varlık dergisinin Ekim 2020 sayısında.

Yorum bırakın

Sait Faik “On Milyonerle On Metresi” adlı öyküsünü belli ki Poe’nun “Kızıl Ölümün Maskesi”ni çıkış noktası olarak kaleme almış. Poe’dan neredeyse yüz yıl sonra Anadolu’dayız.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Varlık dergisinin Ekim 2020 sayısının dosya konusu: YİTİK MASUMİYET: VAROLUŞSAL SUÇLULUK / Canan Olpak Koç’un yazısını okumak için blogumuzu ziyaret edebilirsiniz.

Yorum bırakın

Varlığa dair sorgulamalar insan yaratıldığından bu yana olsa da modernleşmeyle beraber farklı bir keşif alanı gibi sunuldu. Ve bireysel deneyimler bu keşiflerin yorumlanmasını hızlı bir şekilde değiştirmeye başladı. Avrupa’da sonradan adına varoluşçuluk denilecek bir akım ortaya çıktı. İtalyan yorumcu Ruggieri, varoluşçuluğu, heyecan verici veya suç romanı üslubunda yapılan felsefe diye tanımlar. Bu tarzın esası, insani meseleleri dramatik açıdan ele almasıdır. Ancak varoluşçuluğa dair kapsayıcı bilgiler ve sınırlar vermek mümkün değildir. Kavramları düşünerek derli toplu bir notlandırma yapmak da şimdilik kolay görünmüyor. Buna rağmen varlığa dair sorgulamalarda durakları kurma aşamasında ortaya konulan varoluşçu üslubun çözümlemesine belli birtakım çıkarımlarla ulaşılabilir.

Dünya geçen yüzyılda insanlık adına çok parlak anılar bırakmadı. Avrupa, insan varoluşunu yıkan, yaralayan, toplu ölümlerle değerleri altüst eden iki önemli savaş yaşadı. Bu manevi enkaz kişinin varlığını yeniden daha esaslı ve yok oluş – var oluş ikiliği arasında sorgulamasına sebep olmuştur. Öncesinde de insan için anlamın mümkün kılındığı bir dünya devralınmamıştı. Bu nedenle insanlık adına sorgulamalar kaçınılmazdı. İlk adımlar Danimarkalı Søren Kierkegaard’la atılır. Devamında Alman filozoflar Karl Jaspers ve Martin Heidegger geliştirdikleri düşüncelerle bu sorgulamayı sürdürür. Fransız Gabriel Marcel ve Jean Paul Sartre da ekledikleri sorular ve kavramlarla akımın evrenselleşmesine büyük katkı sunan filozoflardır. Az önce sıralı cümlelerle bağlanan bu isimler halen tekil yetkinliklerini koruyorlar; birbirlerinin devamı niteliğinde kabul edilmezler, sadece ortak kavramlara getirdikleri farklı bakışlarla aynı kategoride değerlendirilirler. Çağın öncülerinin benimsediği belli/ortak bir ilke bütünlüğünün olmayışı da yukarıda bahsettiğimiz sınır ve tanım çıkmazına neden olur. Fakat her birinin görüşlerinin toplamı –adlandırma, bütünlüklü bakma kaygımız nedeniyle– geleneksel bir felsefeye (düşünce şekline) tepki olarak doğan varoluşçuluk kapsamı içerisinde değerlendirilir. İster bir -izmle bağlansın ister bir ırmağın akışıyla tarif edilsin mesele sıradan bir insanın kendini keşfidir burada. İçinde bulunduğumuz yılın yeni mücadele alanı olan salgını hesap edersek varlığın tekrar dönüp bakılması gereken bir alan olduğunu söylemek de tuhaf olmayacaktır. Üstelik herhangi bir sınıflandırmaya tâbi tutmadan bu karşılaşmaya dahil edilen, ayırt edilmeden maruz kalan her çeşit insanı eşitleyen varlık/salgın ilişkisi içerisinde.

Ancak varoluşçulukta insan en çok kendiyle dertlidir. Kendini dünyada olan bitene feda etmek istemeyen insan, esas benliğini aramaya başlar. Nesneleşmekten bıkmıştır. Bedia Akarsu, modern insanın çıkmazını, devlet hastanesinde doğan, yuvada büyüyen, okula giden, sonra bir fabrika ya da büroda çalışmaya başlayan, ölümü bile kendine ait olmayan bir durum olarak tanımlar. Varoluşçuluk, işte bu modern insanın bir tepkisidir. Anlatılan insan Bergson’daki gibi evreni kapsayan bir parça olarak görülmez. Onu, yani insanı saf bir öznellik olarak görür. Bu saf öznellik varoluşun kendini yeniden kurabilme yetisine sahiptir. Dünyaya fırlatılmış olması, hiçlik içinde erimesi, her şeyden bunalarak bulantı duyması onun bu yetisini daha da güçlendirir.

Edebî eserler bu yapılanmayı kurguya taşımakta gecikmez. Edebiyatçının zenginleşme olarak gördüğünü asıl söylenmesi gerekenden uzaklaşma olarak yorumlayan Jacques Colette varoluşçuluğun kaderinin, özellikle Fransa’da, edebî ve politik tarihle karıştığını kabul eder. Sağlam yazarlardan vazgeçmez ve ‘artık ne polemik yapma zamanı ne de modanın incilerle süslü dalgalarının çalkantıları içinde hayal meyal sezilen varoluşçu yansıları görüp büyülenme zamanıdır’ diyerek üzerinde durulması gerekenin varoluş düşüncelerinin filozoflardaki, Camus gibi yazarlardaki güçlü çizgilerini bulup ortaya çıkarma ânı olduğunu vurgular. Colette aslında bu iddiasıyla edebî metinlerden “güçlü çizgilerin” bulunup faydalanılması gerektiğini itiraf etmiştir.

Gerçekten de modern insanı tanıyarak anlamaya, çözümlemeye çalışan son iki yüzyılın düşünür ve edebiyatçıları bu konuya ilgisiz kalmayarak iyi bir iş yapar. Okuru bir kahramanla tanıştırmaz ancak ona kendi ben’iyle ilgili gerçek olanı hatırlatır, sorgulatır. Dramatik açıdan ele alınma meselesine burada tekrar dönülebilir. Peki, nedir insanın varoluş öyküsünü dramatik hale getiren? İnsanın hayatla, çevresiyle, nesneyle, kısacası ötekiyle mücadelesi şüphesiz bu sorunun cevaplarından biridir fakat bunların hiçbiri kişinin kendisiyle giriştiği savaşın süreci ve sonuçları kadar yıkıcı, yok edici olamayacağından yeterince okunası dramatik hikâye de oluşturmaz. Öyleyse acı veriyorsa niye kendiyle savaşır ki insan? Şüphesiz bu tahmin ettiğimiz bir savaş şekli değildir. Kiminin yaşam süresi boyunca fark edemeyeceği, kimininse başka yöntemlerle açığa vurmaya çalıştığı bir savaştır. Çoğu zaman varoluşu anlamlandırmaya çalışmanın bir yansımasıdır. Çünkü ‘farkında ve sorumlu insan’ varoluşunu gerçekleştirmenin yollarını arar. O, potansiyellerini unutmuş, özünden uzaklaşmış bir varoluşsal suçludur. Kazanamayacağı bir savaşta kendisiyle mücadele eder. Neredeyse bütün anlatılarda kendi olmak Tanrı’nın bir özelliğidir. Paulo Coelho’nun Beşinci Dağ romanı bunu örnekleyecek biçimde ilk bölümüne şu paragrafla başlar: “Beni şimdi düşmanlarımın eline teslim eden bir Tanrı’ya hizmet ettim, dedi İlya. Tanrı, Tanrı’dır, diye cevapladı Levili Peygamber.” “Musa’ya kendisinin iyi ya da kötü olduğunu söylemedi, yalnızca ‘Ben, BEN OLANIM’ dedi.”

“Sorumlu”, “farkında” gibi sözcüklerin olumlu çağrışımı yanında bir tezat oluşturan suç kavramı varoluş üzerine düşünen modern yüzyılın üretimidir. Çünkü modernliğin sunduğu imkânlar kişinin konforunu artırırken kendi gibi olabilmesi/kalabilmesi ve çerçevelenmemesi gibi temelde aynı olan bir sorunla karşılaşmasına da sebep olur. Toplu yaşamın insanların birbirlerine bağımlılığını zorunluluk haline getirdiği bir çağda kişinin kararlarını özgürce alması ya da hissettiklerini, düşündüklerini rahatlıkla, korkusuzca yaşayıp dile getirebilmesi Don Quijote’nin yeldeğirmenleriyle mücadelesi kadar safça ve sonuçsuz bir çaba izlemini verir. Bütün bağlayıcı unsurlar, onu olması gerektiği gibi olmaktan alıkoyar. Bireyi Kierkegard konuşturur, Heidegger bu bireyi otantik olmayan, sahici benliğinden uzaklaşan olarak tarif eder.  Husserl’in anlam bahsine M. Boss da Heidegger gibi ilk olarak otantik olamayan kişiyle karşılık verir. Ona göre; otantik olmayan kişi, kendisini varlığa ve yaşamın olanaklarına açamayan, yaşamının sorumluluklarını üstlenmeyendir. Kendini başkalarına göre ayarlar, başkası olmadan yaşayamaz. Anlam sadece ötekiyle mümkündür. Yaşamında karşısına çıkan fırsatları değerlendirememek zamanla yerini depresif bir duruma bırakır. Sartre bu girift hali hiçlik ve özgürlük kavramlarıyla açar. Varılan yer, varoluşsal suçluluktur. Boss, bu suçluluğun oluşma sebebinin doğrudan geçmişle ilişkili olduğunu vurgular. Yalom’sa bunu kaygı kaynakları kabul ettiği ölüm, özgürlük, yalıtım, anlamsızlıkla açıklamaya çalışır. Ancak öncesinde bireyin yaşadığı çatışmayı kişinin kendi içindeki diğer yapılarla ilişkilendiren Freud, varlığın yaşadığı bu tip sorunların ortak kavramların ürünü olduğunu söyler. Onun için üstben, vicdan, suçluluk duygusu, cezalandırılma gereksinimi gibi kavramlar, birbirinden tam bağımsız değildir. İnsanın varoluş mücadelesi bir suçluluk hali gibidir. İnsanın esas derdi, kendi tedavisi olmalıdır. Yani kendi eksikliklerini tamamlamak, çatışmalarını çözümlemek ve zedelenmişliklerinin ıstırabını azaltmaktır. Bunu başarmak, dünyayı yeniden ve merkezinde kendisi olmak kaydıyla, yani, kendi dünyası olarak “tamam” etmektir: “Yaratıcılık” dediğimiz, hiç bitmeyecek, yani hiçbir zaman ufkuna ulaşamayacak eylem de Jung’a göre “dünyayı tamam etme eylemi”dir.

Kendinden uzaklaşarak tutsak kalmak ne zordur. Kendi olma yolunda özgürlüğe yüklenen kilit rolü Daryush Shayegan de önemser. İnsanın kendine dönmesi için özgürleşmesinin gerekli olduğunu söyler. Özgürleşme diğerlerine bağlı olmamak ve bunun bedelini ödemekle mümkün olabilir. Oysa kişinin kendi istediği gibi değil de kurduğu ilişki ağındaki insanların istediği, rollerin gerektirdiği, şartların belirlediği gibi olması hem kolay olandır hem de içinde kısa süreli birçok ödülü, toplumsal kabulü barındıran bir davranış şeklidir. Ancak kişi kendiyle çelişkiye düşmüştür. Sahici ben’inden uzaklaştığını fark etmek kişide suçluluk halini başlatır. Murat Gülsoy, yaratma üzerine kaleme aldığı bir paragrafta, Orhan Pamuk’un “Resim yapmak, varlığından suçluluk duymadığım bir ikinci dünyaya sahip olmaktı” cümlesine dikkat çeker. Birinci dünya, yaratmanın olmadığı fakat kendisinin varlığından suçluluk duyulan bir dünyadır demek ki. Yaratma Cesareti kitabında Rollo May’in yaratmanın her zaman bir suçluluk duygusuyla ilişkili iddiasını onaylayarak Freud’un ortaya koyduğu insanın fantezi kurma tezine bağlı olarak fantezilerin ikinci dünya olduğunu kabul eder. Bu varlığından suçluluk duyduğumuz “tatmin edilmemiş arzularımızı doyuran” deneyimlerdir Gülsoy’a göre.

İşte varoluşsal suçluluk, felsefi tanımla sahici isteklerin ötelenmesi ve yüzeysel beklentilerin karşılanmasıyla gittikçe kendi ben’ine uzaklaşan bireyin hissettiği şeydir. Beraberinde bireyin hata yapmasına sebep olarak, diğer suçlara kaynaklık eden yıkıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü birey bu suçluluk halinde umutsuz ve bunalımlıdır. Edebiyat, varoluşsal suçluluk için doğal bir deney ortamıdır. Fakat yalnız edebî ürünlerde değil yazarın/şairin bizzat kendi dünya ve varlık tasavvurunda da –tıpkı tiyatro, sinema, siyaset gibi varlığın etkileyen ve etkilenen olarak bulunduğu her yerde– varoluşsal suçluluk kendini gösterir. Bu bağlamda her şey ‘otantik olmak ve dünyayı tamam etme eylemi’ bağlamında varoluşsal suçluluk halleriyle okunabilir.

Dosyamızda Canan Olpak Koç, fiziksel erksizliğin suçluluğa evrilişini Canetti’nin Körleşme romanındaki başkarakter Kien’i odaktan çıkarıp diğer karakter Fischerle’yi merkeze alarak değerlendiriyor. Varoluşu tamamlamanın bir seçimden çok ödev olduğunu dile getiren Tuğba Çelik bu ödevi yerine getirmenin ödettiği ağır bedellerin işlendiği Mikado’nun Çöpleri’ni (Melih Cevdet Anday) çözümlüyor. Hesse’den Sadık Hidayet’e tercih edilen ölümün cazibesini “Sağ Kalanların Tabut’u” yazısıyla Yavuz Ahmet anlatıyor. Şeyma Karaca Küçük’se bir karşılaştırmalı edebiyat örneği olarak Mehmet Eroğlu’nun Geç Kalmış Ölü ve Graham Greene’in Meselenin Kalbi adlı romanlarını intihar odaklı ele alıyor. Eda Gül Roidi, Aidiyet filmine varoluşsal perspektiften bakarak kişinin kendini var etme derdini yorumluyor. Dosyada buraya kadar kurgunun konuşturulması çalışılırken son yazıda Gürsel Korat bir yazar gözüyle kurmacadaki varoluşsal seçimini açıklıyor. Konuyla ilgili söyleyeceklerimiz bu dosyayla sınırlı kalmayacak; başka yazılarla meselenin farklı yönlerini de günışığına çıkaracağız ileride bir kitapta. Ancak yola buradan, Varlık’tan başlıyoruz.

 

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Varlık, Ekim 2020 / Editörden: “Zaman en büyük yargıçtır” diyoruz, ama zamanın bir hüküm vermesini sağlayacak sahneye herkes çıkamıyor. [Mehmet Erte’nin yazısını okumak için blogumuzu ziyaret edebilirsiniz]

Yorum bırakın

Varlık’ın Ekim dosyası, “Yitik Masumiyet: Varoluşsal Suçluluk”. Yazarlarımız Canan Olpak Koç, Tuğba Çelik, Şeyma Karaca Küçük, Yavuz Ahmet, Eda Gül Roidi ve Gürsel Korat felsefe ve edebiyatın buluştuğu kavşakta kurmacanın nasıl bir deneyim alanı olduğunu göstererek önemli yapıtları çözümlüyorlar. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin yegâne yolu edebiyat, sanat diyoruz.

Varlık’ta bu aydan itibaren İrem Kargıoğlu’nun kısa film yönetmenleriyle yaptığı söyleşilere yer vereceğiz, Ekim sayımızın konuğu Özgürcan Uzunyaşa. Kasım sayımızda ise deneysel elektronik müzik alanında çalışan besteci Başar Ünder’le Müge Turan söyleşecek, bu alanda başka isimleri de dergimizde ağırlayacağız. Ana akım yayınlarda yer bulamayan türlere / isimlere söz hakkı vermek bizim için önemli. Sosyal medya çağında bir tıkla dünyanın öteki ucundaki sanatçıların çalışmalarıyla buluşabiliyoruz, evet, ama ilgilisinin dışında kim merak edip “nerede ne var” diye araştırıyor. Medya allayıp pullamadıkça, popüler kültür yayınları alkış tutmadıkça burnumuzun dibinde olan biteni bile göremez hale geldik, çünkü sosyal ağların –olumlu pek çok getirisinin yanında– bir de gürültüsü / sisi var. (Aralık 2018 sayımızda Nilgün Tutal’ın hazırladığı “Toplumsal Yaşamda ve Sosyal Ağlarda Gürültü” dosyasında Sarphan Uzunoğlu bu konuyu çok güzel incelemişti.) Böyle “karışık” bir ortamda bir süzgeç olmaya çalışıyoruz.

Şüphesiz hepimiz sanatçıları, yazarları, şairleri piyasanın eleştirmeni olarak görmek istiyoruz, gidişattan memnun değiliz, ne var ki kötülediğimiz piyasa koşullarında başarılı olamayan, dolayısıyla ünsüz ama nitelikli isimlerden çok azımız haberdar. “Zaman en büyük yargıçtır” diyoruz, ama zamanın bir hüküm vermesini sağlayacak sahneye herkes çıkamıyor. Aslında gelişen dijital kayıt ve yedekleme sistemlerine rağmen zamana en az güvendiğimiz çağdayız. Bir yorum, tanıtım ve ödül endüstrisi kuruldu ama sanat eserinin değerini belirleyen sözün (hakiki eleştirinin) alanı daraldı. Elbette arz ve talebin buluştuğu bir ortamın (piyasanın) ve bu ortamda ürünün değerini belirleyen mekanizmaların bulunması gerekir. Sorun piyasanın bütün işleyişini ve insanların algılarını kapitalist sistemin, popüler kültürün belirlemesinde. Kitleyi bir kenara bırakalım edebiyat / sanat kamusunda da bu böyle. Adını duymadığı yazarların, sanatçıların nitelikli olabileceğine inanmayanların sayısı hiç de az değil. Diğer yandan büyük yayınevleri tanıtım / reklam bütçelerinin önemli bir bölümünü yine “büyük”, popüler isimlere ayırıyorlar, yazarların çoğu yapıtlarını kendisi duyurmak zorunda kalıyor (bundan ötürü de kendi reklamlarını yapmakla suçlanıyor). Sanatın diğer alanlarında durum daha da vahim.

İşte tam bu noktada bizim gibi dergilere görev düşüyor.

Kasım sayımızda buluşmak üzere.

Mehmet Erte

 

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Varlık’ta Bu Ay: Ekim 2020

Yorum bırakın

Dosya: “Yitik Masumiyet: Varoluşsal Suçluluk” – Canan Olpak Koç, Tuğba Çelik, Şeyma Karaca Küçük, Yavuz Ahmet, Eda Gül Roidi, Gürsel Korat

Yazı: Kısa Filmin Uzun Sözü: Özgürcan Uzunyaşa ile Söyleşi (İrem Kargıoğlu) – Edgar Allan Poe, Sait Faik ve Pandemi (Deniz Özbeyli) – Tanpınar’da “Huzur”un İç Huzursuzluğu! (Fatma Berber) – Sanat-Hayat Ayrımı: Kritik Bir Nokta (Ecem Özensoy) –  “Bir Yaz Gecesi Rüyası” “Fırtına”ya Dönüşmeden Önce: Bilge Alkor’un Resim Dili (İnci Aydın Çolak) – Bedri Karayağmurlar ile Resim Sanatı Üzerine Söyleşi (Merih Tekin Bender) – Didem Madak Şiiri ya da “Cetvelle Çizilmiş” Kediler Gazeli (Hüseyin Köse) – ‘Gölgeler de Işık Kadar Önemlidir Hayatta’: Deniz Durukan Şiirlerinde İçeşikler (Hande Balkız) – Yeni Şiirler Arasında (Şeref Bilsel) – Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak)

Şiir: Mustafa Ruhi Şirin, Ersun Çıplak, İsmail Cem Doğru, Fatih Kök, Mustafa Yıldırım, Basri Özakın 

Öykü: Kemal Ateş, İsmail Doruk, Ali Turgay Karayel, Cem Acer, İbrahim Halil Çelik

Desen: Özge Ekmekçioğlu

Varlık Kitaplığı: “Eskiden Gelecek Güzeldi” – Adnan Özer (Taner Ay) – “Naturans: Yeni Bir Ontolojiye Doğru” – Çetin Balanuye (Deniz Yılmaz) – “Kamuran ya da Sürgün Günlerinde Aşk” – Sevim Korkmaz Dinç (Sülbiye Yıldırım) – Natama Yayıncılık’tan Dört Şiir Kitabı (Emrah Yolcu) – “Kocamın Adı Ağzımın Tadı” – Esra Erdoğan (Gökhan Yılmaz) – Murat Tuncel ile “Osmanlılar III: Kılıç ve Kırbaç” Üzerine Söyleşi (Kemal Yalçın) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Küresel Haberler (Zeynep Şen)

Edebiyattan resme, sinemadan sanat tarihine, çağdaş sanata, felsefeye geniş bir alanda yazılar, söyleşiler yayımlayan Varlık bu ay da Yeni Şiirler / Öyküler Arasında, Şiir Günlüğü, Küresel Haberler köşeleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Zeynep Şen, Varlık okurlarını dünyadaki kültür sanat olaylarından haberdar etmeyi sürdürüyor.

Yorum bırakın

Gültekin Emre, Şiir Günlüğü’nü Varlık dergisinde yayımlamayı sürdürüyor.

Yorum bırakın

Gencecik bir şairken, Mosko­va yolunda bir gazetede gördüğü Mayakovski şiirinden biçimsel olarak etkilenen Nâzım, yıllar sonra Moskova’da Mayaykovski’ye ilişkin tüm ayrıntıları öğrenmeye çalışır onun şiirini daha iyi kavrayabilmek, anlayabilmek için. Vera Tulyakova Hikmet, bu durumu şöyle anlatıyor: “İn­sanlar ya da halklar arasındaki ilişkilerin ‘ağabey’, ‘küçük kardeş’, ‘öğretmen’, ‘öğrenci’ gibi ikiyüzlü ilkelere göre be­lirlenmesinden nefret eder”miş Nâzım Hikmet.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

 

Merih Günay, Varlık dergisinin Eylül 2020 sayısında “Gezinti” üzerine Berna Erbaş İnan’ın sorularını yanıtlıyor.

Yorum bırakın

Merih Günay

İnsanların yazarken edebiyata katkısını, zararını, elâle­min ne diyeceğini ne demeyeceğini, yazdıklarının kitap­laşıp kitaplaşmayacağını, okunup okunmayacağını düşün­düğünü sanmıyorum. Sahip oldukları malzemeyle en iyi işi çıkartmaya çalışıyorlar bence. Ben de öyle yaptım. Kitap bitti, karakterle işim de.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Tolga Aras, Varlık dergisinin Eylül 2020 sayısında Mike McCormack’ın “Komadan Notlar”ını değerlendiriyor.

Yorum bırakın

 

McCormack, Somnos Projesi ve koma deneyiyle zihnin ve fütürizmin sınırlarını zorlarken aslında olmayacak bir şeyden bahsetmiyor. JJ gibi deneklerin (veya seçilmişlerin) kolayca bulunabileceği günümüzde, hayatın ve ona düşü­lecek dipnotların, gösterilen gerçek ile hakikatlerin yan yana durabileceğini hatırlatıyor bir anlamda yazar. Dola­yısıyla Komadan Notlar, gerçekleşme ihtimali bulunan bir öngörüyle yüzleştiriyor bizi.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Yavuz Özdem ile “Unutmama İmgesi” üzerine Emre Karacaoğlu’nun yaptığı söyleşi Varlık dergisinin Eylül 2020 sayısında.

Yorum bırakın

Yavuz Özdem

Güncellik ve evrensellik hattına ilişkin olarak, şunları söyleyebilirim: Öncelikle ben, kendi çağımın (dönemimin, günümün…) inançlarıyla yazıyorum şiirlerimi; bu pence­reden baktığımızda Unutmama İmgesi için, güncel nitele­mesi uygun düşer. Sanırım kişisel bağlamda bütün mesele şiiri, evrensel yapının varlığıyla ne kadar ilişkili kıldığımızla ilgilidir. Bu konuda kendi şiirime ilişkin bir şeyler söylemek de bana düşmez.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Erhan Altan, Varlık dergisinin Eylül 2020 sayısında Necmi Sönmez’in “Paris Tecrübeleri” adlı çalışmasını değerlendiriyor.

Yorum bırakın

Necmi Sönmez

Kitabın sayfalarının ilerleyişi bir yandan etkilenme öyküsünün diğer yandan hüznün ilerleyişi, çünkü bu ki­tapta yer alan sanatçıların sanat tarihimizdeki yerlerinin kısmen hiç, kısmen yeterince idrak edilmediğini, “tarihin adaleti”nin tecelli etmediğini biliyoruz. Bu da kitabın yazarı Sönmez’in çabasıyla edindiğimiz bir bilgi. Böylesi Herkül­vari bir girişim ise ancak her iki tarafa birden bakan birisi sayesinde mümkün olabilirdi. Nitekim Sönmez bu kitabın entegral bir parçası. 19 yaşında gittiği Paris’te tanıştığı, sevdiği ve etkilendiği insanları yazmış. Kim bilirdi 19 ya­şındaki o gencin bir gün bu sanatçıların dünyalarını yitim­den kurtaracağını, bizi bize göstereceğini. Ucu bize kadar uzanan ayrı bir etkilenme öyküsü.

*

Abonelerimize tüm yeni sayılarımızı kargoyla gönderiyor, Varlık dergisinin https://arsiv.varlik.com.tr/ adresindeki 87 yıllık dijital arşivine erişim imkânı sunuyoruz. Arşivimizden güncel sayımızı da okuyabiliyorsunuz.

Abonelik için: https://www.varlikonline.com/kitap/526/varlik-dergisi-abonelik

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: