Hüseyin Kıran’ın son romanı üzerine Burcu Şahin yazdı: İNSANLIĞIN TUHAF VE CAN SIKICI OYUNU: “DAĞ YOLUNDA KARANLIK BİRİKİYOR”DA DİL VE İKTİDAR. Varlık dergisinin Haziran 2018 sayısında.

Yorum bırakın

“Hüseyin Kıran’ın Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor romanı, ‘etrafı kalın bir duvarla çevrili kalenin’ içinde yaşadığı söylenen kasaba halkının kayıtlı olduğu defterden Yakup’un çağrılmasıyla başlar. Yakup, görevi gereği kulağına ‘f ı s ı l d a n a n’ ismi bulup “…hükmü bildirme[li] ve bunun gerçekleştiğinden emin olana dek kendisine eşlik etme[li], kapı görevlisine çağrılan sakini teslim etme[lidir]” (Kıran, 2016: 7). Görevini yerine getirmek, kendini yakalamak için evine gittiğinde Yakup suçunun ne olduğunu bilmemektedir fakat yine de kendisine zorluk çıkarmaz. Kendini Yüce Meclis’in önüne çıkararak görevini layıkıyla yerine getirir. Neden çağrıldığı Yakup’a söylenene kadar yaşanan tedirginlikte, roman boyunca göremeyeceğimiz –aslında her yerde olan– Yüce Meclis’in otoritesi belirmeye başlar.”

 

 

Reklamlar

55. Ölüm Yıldönümünde Nâzım Hikmet’i Güney Özkılınç’ın “Şair Kokan Bulutlar” adlı yazısıyla anıyoruz. Varlık dergisinin Haziran 2018 sayısında.

Yorum bırakın

“Nâzım’ın ölümü nedeniyle kendisinden yazması istenen Aragon’un söylediklerini anımsıyorum: ‘Hayır, yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün… Bu insan içimde terütaze yaşadıkça hiçbir şey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra…’”

55. Ölüm Yıldönümünde Nâzım Hikmet’i Güney Özkılınç’ın “Şair Kokan Bulutlar” adlı yazısıyla anıyoruz. Varlık dergisinin Haziran 2018 sayısında.

Fotoğrafta Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi Dokumacı Grubu ile.

Varlık dergisinin Haziran 2018 sayısında Bir Yayınevi köşesinin konuğu: Siren Yayınları. Sanem Sirer, yayıncılık maceralarını ve hedeflerini anlatıyor.

Yorum bırakın

“Özellikle ödüllü ya da listelere girmiş kitapları değil, iyi metinleri hedefliyoruz ve yeni olmaları dolayısıyla yayımlayacağımız pek çok metni henüz daha okuruyla karşılaşmamışken, word dosyası olarak okuyup değerlendiriyoruz. David Grossman’ın önümüzdeki aylarda yayımlanacak Man Booker International Ödüllü Bir At Bir Bara Girer’i, kitap dünya çapında ses getirmeden çok önce alındı, keza Tea Obreht’in Orange ödüllü Kaplanın Karısı ya da Colson Whitehead’in geçtiğimiz yıl Pulitzer’den Arthur C. Clarke’a varan pek çok seçkin ödüle layık görülen Yeraltı Demiryolu adlı romanı, henüz özgün dillerinde yayımlanmadan bizim programımıza alınmıştı. Günümüz edebiyatını yayımlıyor, geleceğin seslerini irdeliyoruz. Bugünün insanının yaşam deneyimini de karşılayan ve yansıtan, bazısı ileride klasikler arasında anılacak kitaplar bunlar. Janr belli: Edebiyat.”

Ezel Akay, Varlık dergisinin Haziran 2018 sayısında Sinema ve Edebiyat köşesinin konuğu oldu ve İsmail Doruk’un sorularını yanıtladı: “Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Hikâye yaratıcısı değilim.”

Yorum bırakın

“Türkiye’de senaryo yazımının önündeki en büyük engel yazarların okumuyor olmasıdır. Yani bu senaristler edebiyattan faydalanmıyorlar. Edebiyat, yazının mükemmelleştiği, yazıyla bir fikir ve dünya yaratmanın çok olgunlaştığı bir sanat alanıdır. Hikâye anlatmak yazıyla başlamıştır. Bir başka hikâye anlatıcısı; bu müzisyen olabilir, ressam olabilir, dansçı olabilir, tiyatrocu olabilir, sinemacı olabilir. Bunların hepsi diğer hikâye anlatıcılığı alanlarından ilham alırlar. Sinema da yazıyla başladığı için, geleneğinde yazı bulunduğu için edebiyat dünyasından örnek alması, ona bakması çok normal bir şeydir. Başka bir şey daha diyecek olursam, ben bir hikâye anlatıcısıyım. Hikâye yaratıcısı değilim. Bunu yapabilirim ama bu mesleğin adı anlatıcılık; sen bana bir hikâye anlat, ondan sonra o hikâyeyi bir de ben anlatayım. Benim işim bu. Fıkradan örnek verelim, sen anlatırsın kimse gülmez, öbürü anlatır herkes güler ya; işte anlatım bu ikisinin arasındaki belirsiz garip alanda duruyor.”

Varlık, Haziran 2018 / Editörden: “Kültürel iktidar meselesi üzerine”

Yorum bırakın

Son yıllarda sağ kesimden bazı yazarların gündemden düşürmedikleri bir mesele var: “kültürel iktidar”. Biz de geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkede radikal bir değişimi gerçekleştirmiş olmalarına rağmen hâlâ kültürel iktidarın ellerinde bulunmadığını dile getirmesi üzerine Varlık’ın Eylül sayısında “AKP ve Kültürel İktidar” dosyası hazırlamıştık. Bu sayımızdaki Kültür Gündemi köşemizde Selçuk Orhan, perspektifi biraz daha derinleştiriyor, İslamcı yazarların kültürel iktidarı nasıl sorunsallaştırdığını tartışıyor.

Aslında meselenin İslamcı yazarlar açısından tarihi eskilere dayanıyor. Onların bu konudaki tüm fikirlerini tek bir çuvala koyup eşitlemek doğru olmaz, ancak ilk bakışta dikkatimizi çeken hattı aktaralım: Siyasi iktidara göre yavaş el değiştiren kültürel iktidar hâlâ Batılılaşma yanlısı bir seçkinci kitlenin (“sol”un veya “Kemalist beyazlar”ın) elindedir ve devrilmesi gerekir.  Buluştukları payda halkın beğenisi, yerel olanın yüceltilmesi, Batı karşıtlığı. Neden Batı karşıtlığı? Çünkü bizim bu ülkede modernleşme dediğimiz şey Batılılaşma. Peki Türkiye’de örneğin edebiyat tarihi nasıl yazılıyor? Toplumsal modernleşme (Batılılaşma) çizgisinde. Vesaire.

Geçmişte ve günümüzde kimi şair-yazarların, sanatçıların İslamcı oldukları için görmezden gelindiği gerçeğini ihmal edemeyiz. İslamcı şairleri, yazarları ve çıkardıkları dergileri de hesaptan düşemeyiz. Ama bugün bazılarının hem iktidarda olup hem de mağdur edebiyatı yapmasının, bir yandan da kültürel iktidar talep etmesinin bir açıklaması olmalı.

Gerçekten bir kültürel iktidar var mı? Yoksa bu adlandırma bir yalanı, boşluğu, kısırlığı örtmeye mi yarıyor? Onyıllardır muhafazakâr partilerce yönetilen Türkiye’de sol düşünce kültür alanında nasıl bir imtiyaz sahibiydi? Hangi davanın şairleri, yazarları sürüldü, cezaevlerinde ömürlerini tüketti? Diğer yandan, kültürel iktidarı Kemalistlerle tarif etmek resmî tarihe muhalif olarak gelişen edebiyat ve sanatımızı çöpe atmanın en kolay ve haksız yolu değil mi? İktidarı destekleyen televizyonlarda, gazetelerde köşeleri tutup, belediyelere bağlı kültür merkezlerinde programlar düzenleyip, yani solun hiçbir zaman oturmadığı bir tahta yerleşip “Buralarda bir zamanlar siz vardınız ve halkı aldatıyordunuz,” diyorlar. Gelelim kültürel iktidarı Batılılaşma / modernleşme çizgisinde açıklayanlara. Belki de en anlaşılır şeyi onlar söylüyorlar, ama bu ülkede hiç kimse Batılılaşmamış gibi yapamaz. Milliyetçilik ve İslamcılık bile Batı etkisinin sonuçlarıdır.

Öyleyse içinde bulunduğumuz puslu havada bu kültürel iktidar belirlemesinin kimin çıkarına nasıl hizmet ettiğine bakmamız gerek, çünkü kültürel iktidara karşı mücadele etmek, böyle bir (gerçek veya sanal) iktidara yerleşmekten daha kârlı görünüyor. Herhalde bir kesimi hedef gösterip kendi saflarını sıkılaştırmaya çalışıyorlar. Biz de yanlış gördüğümüzü düzeltmek için çalışmaya devam ediyoruz.

Mehmet Erte

%d blogcu bunu beğendi: