Hüseyin Köse, Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısında “Muvazaa Mahfillerinin Kesintisiz Efendileri ya da “Kendi Olma Yükü”nün Dayanılmaz Yalnızlıkları Üzerine” yazıyor.

Yorum bırakın

 

“Yaşanan yıkıma, yine aynı kalibrede mütemadiyen bir tamirat eşlik etmekte. Tarih birçok kez olduğu gibi, yine aynı ruhsuzlukla tekerrür etmekte, ama bu kez ne dram, ne de komedi olarak; yaşanan şey tam da Atay’ın “Günlük”te sözünü ettiği türden bir melodrama denk düşmekte…”

Reklamlar

Varlık’ın Mayıs 2019 sayısının şairleri: Paul Simon, Soner Demirbaş, Gülce Başer, Mustafa Fırat, Şakir Özüdoğru, Mehmet Karaca, Anıl Cihan, Fatih Akça, Turgut Can Özdemir, Abel Ebedi

Yorum bırakın

Paul Simon’ın “Sound of Silence”ı Ali Günvar çevirisiyle Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısında.

Yorum bırakın

Fadime Şen resim dünyasını Berrin Aida Akmanlar’a anlatıyor. Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısında.

Yorum bırakın

Yaşanmışlıkları olduğu kadar anlık izlenimlerimi de resme dökmek, beni etkileyen o ânı ve anları yaşamımın unutulmaz bir parçası haline getirmek tutkusu resim yolculuğumun amacı diyebilirim. Bir nevi belgesel gibi.

Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısında Yalın Alpay, Nevhiz Tanyeli’nin resimlerini inceliyor: “Nevhiz’de Yaşam: Ömür Boyu Düşüş”

Yorum bırakın

“Nevhiz’de resim, hızla desen çizdiği günlerde günlük, geçmişe dönerek aynı resimleri yeniden yaptığında anı kaleme almak şeklindedir. Resminde kullandığı imgeler ve öğeler, bireysel yaşam öyküsünün çeşitli göstergeleri olarak yüzeye çıkarlar. Bu göstergenin derinlerinde yaşanmış pek çok şiddetli olay, bu olayların tetiklediği duygular ve bu duyguların yön verdiği bir sanatçı inşası yer alır. Nevhiz’in resmi, ölüm ânı dışında geleceğe atılmaz, geçmişi kazar.”

 

Elliot Ackerman’ın “İki El Bombası” adlı öyküsü İclal Vanwesenbeeck çevirisi ile Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısında.

Yorum bırakın

Elliot Ackerman Bedel adıyla Türkçe’ye cevrilen Green on Blue, Amerika’da Ulusal Kitap Ödülü finalisti olan Dark at the Crossing ve bu sene yayınlanacak Waiting for Eden kitaplarının yazarıdır. Hayatı New York City ve Washington D.C. arasında geçmektedir.

Orijinal adı “Two Grenades” olan öykü, Adrian Bonenberger ve Brian Castner tarafindan derlenen ve 2017’de Pegasus Books tarafindan basılan The Road Ahead: Fiction from the Forever War adlı kitaptan (yayınevi ve yazarın izniyle) alınmıştır.

Varlık dergisinin Mayıs 2019 sayısının dosya konusu: İYİMSERLİK VE KÖTÜMSERLİK ARASINDA UMUT

Yorum bırakın

Varlık dergisinin Mayıs sayısında umudu ele alıyoruz. Muğlak anlamlar yüklü bir sözcük, genellikle olumlu bir değer atfedilerek kullanılıyor. Çünkü umut en iyi haliyle müreffeh bir gelecek beklentisi olarak çıkıyor karşımıza. Kurulu düzenin değişeceğine, hep böyle kalmayacağına dair bir inanç. İdealistler seküler bile olsalar inanca benzeyen bir umudu yaygınlaştırmaktan hiç geri durmadılar. Ütopyaları da bu bağlamda teknik-kapitalizmin cenneti bu dünyada var etmesine dayanıyordu. Materyalistler açısından iş biraz daha zordu, hem insana ve topluma umudu besleyecekleri hem de bunu dinî inançların sağladığı güvenceler olmadan yapacakları ütopyalar geliştirmek zorunda kaldılar. Gelgelelim hem biri hem de diğeri için çoğuncası ilerlemeye duyulan inanca dayandırdıkları gelecek ütopyası çıkmaza girdi. Bugünden, şimdiden başka bir şey elde kalmadı. İyimser Olmayan Umut başlıklı kitabında Terry Eagleton (2016, s. 25) “kapitalizmin önceki evresinde göz kamaştıran bir umut ufukta hep gözükürdü, oysa şimdi ya cılız bir beklenti söz konusu ya da gelecek şimdinin bir nakaratına dönüşmüştür” diyor. Aynı eserinde Eagleton şimdi umut verici bir şeyin kalmamış olmasının bizatihi umut verici bir işaret olduğunu, bunun da ortada kurtarılacak hiçbir şey kalmadığı anlamına geldiğini söylüyor. 1938-1957 yılları arasında yazdığı Le Principe d’Espérance (Umut İlkesi) başlıklı yapıtında Ernst Bloch şöyle demiş umut için: “Yalancı umut en büyük kötülükleri yapanlardan biri, insan ırkının tanıdığı en aptallaştırıcı şeylerden biridir: Somut ve otantik umutsa insanlığa en çok iyilik yapandır” (1976, s.12). Bu somut ve otantik umut Bloch’un düşüncesinde dünyayı dert edinen ve olayların doğal gidişatını aşmaya denk düşen ütopya olarak yerini alır.

Bu şekliyle umut soyut ve idealist kabuğundan dışarı çıkarılmış olur. Somutluğu şu şekilde de anlayabiliriz: Geleceğin ve rüyalarımızın tutsağı haline geliyoruz. Muhteşem olacağını varsaydığımız gelecek beklentisi içinde, gerçek tek yaşam olan bugünü yitiriyoruz. Fransız filozof André Compte- Sponville 1984 yılında çıkan Traité du désespoir et de la béatititude (Umutsuzluk ve Sonsuz Mutluluk İncelemesi) başlıklı kitabında bu bağlama uygun düşen Blaise Pascal’ın bir deyişini anımsatıyor: “Böylece hiç yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz.” Tanrılı ya da tanrısız dinlerin tuzağı da bu olsa gerek. Umut, biraz aşırıya kaçacak bile olsak, halkın afyonudur demek yanlış olmaz. Umuttan kurtulmuş saf neşe anlamına gelen bir sonsuz mutluluk, insanın kurulu iktidarın yaktığı soyut umut ışığıyla gözlerinin kamaşmaması için bir yol olabilir.

Umut beraberinde tarihi, dinleri, ütopyaları, umutsuzluğu da düşünmeyi zorunlu kıldığı için geniş bir tartışma bağlamının içine soku yor insanı. Bu sayıda konuyu dört yazıyla ele alıyoruz.

“Geleceğin Kaybını Hissetmek” başlıklı yazısında Nilgün Tutal yerel Seçimlerden sonra Beşiktaş’taki meydanda komünist gençliğin sattığı gazetenin: “Umutluyuz ama naif değiliz” manşetine dikkat çekerek, muhalefetin büyük illerde iktidar partisinin önüne geçmesinin bir “umut doğdu, umutluyuz” söylemine hayat verdiğini söylüyor. Yazısında “Bir değişim arzusu olduğu doğru, son günlerin umutluyuz söyleminde,” diyerek soruyor: Ama umut sözcüğü dile gelir gelmez “naif değiliz” açıklamasını da beraberinde getiriyor; “umutluyuz”dan daha çok “naif değiliz” deyişinin üstünde mi durmalıyız?

İkinci yazı Musab Oğuz’un. “Umuda Sürülmek, Nietzsche’nin Kutusundan Saçılanlar ve Umuttan Kaçış” yazısında umut kavramını, insanın varlık sahasındaki yerine bir anlam ve dayanak verme endişesi taşıyan anlatıların izinde sürerken Nietzsche’ye uğruyor ve onun “Aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır” sözü bağlamında ele alıyor.

Mehmet Özkan Şüküran konuyu edebiyat ile umut arasındaki ilişki bağlamına oturtuyor. “Umut İçin Bir Barınak: Edebiyat” başlıklı yazısıyla, umut ve edebiyat ilişkisini istisna hali üzerinden tartışıyor. Yazı, geldiğimiz noktada edebiyata yüklenen kurtarıcı rolünü, edebiyatın tuhaf zamanlarda nasıl bir yere tekabül ettiğini, bu ilişki bağlamında sorguluyor.

İncilay Cangöz yazısında umut üstüne sorgulamayı kışkırtan yerel seçimler bağlamına yerleştiriyor tartışmayı. “Türkiye’de Seçim ve Seçim Dinamizmi” yazısında 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından seçmenlerin tercihlerinin bir okumasını yapıyor. Bölgesel olarak çıkan sonuçların sosyolojik ve siyasal anlamlarına kısaca değinirken Türkiye’de seçmenlerin dinamizminin kaynaklarını irdeliyor. Seçimlerin hayli dinamik geçmesinde akraba veya adam kayırma, öznel ve adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılığa verilen ad olarak nepotizme dikkat çekiyor.

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: